Abant Platformunun geçtiğimiz hafta sonunda yapılan 20. toplantısında bol bol toplumsal mutabakattan ve demokratikleşmeden söz edildi; yeni bir anayasaya olan ihtiyaç dile getirildi. Demokratik Açılım sürecinin ve bu sürecin en önemli ayağı olan Kürt açılımının koordinatörlüğünü yapan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, yaptığı konuşmada açılımdan geriye dönüş olmadığını, kararlılıkla yola devam edileceğini belirtti ve BDP’yi kastederek, kendilerini başka bir merciye (İmralı’yı kastediyor olmalı) havale etmeyecek sağlam bir muhatap aradıklarını dile getirdi.
Hükümetin, bugün Türkiye'nin en büyük problemlerinin başında gelen Kürt sorununu barışçı yollardan çözme konusunda kararlı olması sevindirici. Ancak son zamanlardaki KCK operasyonlarından sonra Kamuoyunun bir bölümünde moral bozucu değerlendirmelerin yapılması, hükümetin Kürt açılımı konusunda samimi olmadığına dair bir algının ortaya çıkması üzücü. Her şeye rağmen sürecin devam ettiğini gösteren son işaretlerden biri, çocuklara terörist muamelesi yapan yasalarda iyileştirme yapmayı, “TMK Mağduru Çocukları” topluma kazandırmayı amaçlayan yasal düzenlemenin Meclis gündemine geliyor olması.
Aşağıda, Kürt sorununda nerede durduğumuz konusunda, bundan yaklaşık dört ay önce bendenize sorulan bazı sorulara verdiğim cevaplar var. Hatırlatmakta yarar var: o günlerde Kürt açılımı henüz TBMM’de konuşulmamıştı, ama bunun hazırlıkları yapılıyordu. Aradan geçen zamanda bu konuda başlıca üç önemli gelişme oldu: 1) Reşadiye saldırıları, 2) DTP’nin kapatılması, 3) KCK operasyonları. Reşadiye saldırıları PKK liderlerinden bir bölümünün ve onlarla menfaat ortaklığı halindeki derin güçlerin sorunun çözüm sürecine girmesinden hiç hoşlanmadıklarını gösterdi. Ayrıca saldırıların tam da kapatılmayı garantiye aldırmak ister gibi, DTP’nin kapatılma davasının AYM’de görüşüleceği günlerin öncesine denk getirilmesi manidardı. KCK operasyonları konusunda ise kafalar biraz karışık: operasyonların, sorunun çözüm sürecine darbe vurduğunu düşünenler ve şiddetle eleştirenler de var; aksine bu operasyonları çözüm sürecinin önündeki engellerin kaldırılması olarak görüp destekleyenler de. Anlaşılan Kürt açılımı konusunda yürünmesi gereken uzun ince yolun başlarındayız. Temennimiz, TMK mağduru çocukların durumunu iyileştiren yasal düzenlemelerin hızla yapılması, sorunun kan ve şiddetle değil, barış ve diyalogla çözülmesi yönündeki iradenin yeniden güç kazanması ve çözüm sürecinin hızlanması.
***
- Hocam bildiğiniz gibi Kürt sorunu uzun yıllardır Türkiye’nin uğraştığı ve çözemediği bir sorun olarak halen varlığını sürdürüyor. Ancak son bir yılda sorunun “çözülmesi gerektiğine” dair hem devlet yetkililerinden hem de Kürt tarafından açıklamalar geliyor. Siz Kürt sorununun geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gelişmeleri gayet olumlu değerlendiriyorum. Bu noktaya çok daha önce gelebilmeliydik diye düşünüyorum. 85 yıldır bu sorunun çözülememiş olmasını, 1993’te çözüme yaklaşıldığı bir noktada sürecin tersine dönmesini çok üzücü buluyorum. Ak Parti’yi, şimdiye kadar (Özal hariç) hiçbir partinin göze alamadığı bir riski göze alıp sorunun barışçı yoldan çözümü için cesur adımlar atmasından dolayı kutluyorum. Bugün sorunun çözümüne çok yakın olduğumuzu düşünüyorum.
- Hükümet de bu çerçevede, önce “Kürt açılımı” daha sonra “Demokratik açılım ve milli birlik projesi” olarak nitelendirdiği bir süreç başlattı. Hükümetin bu çalışması sizce neyi öngörüyor? Hükümetin çözüm dediği şey, Kürtlerin taleplerini kabul edip eşit ve özgürlük birlikteliği yaratmak mıdır, yoksa PKK’yi tasfiye edip kendine göre bir çözüm üretmek midir? Siz nasıl görüyorsunuz?
Hükümetin yapmaya çalıştığı şeyin sadece PKK’yı tasfiye etmekten ibaret olmadığını, Kürt sorununa bir çözüm bulmayı amaçladığını düşünüyorum. PKK’nın tasfiyesinin sorunun sadece küçük bir parçası olduğunu, Kürt sorununun PKK’yı çok aşan, çok boyutlu bir sorun olduğunu hükümetin görebildiğini sanıyorum. Ayrıca komşularıyla barışmak isteyen, bölgesinde yükselen bir güç olmak isteyen Türkiye’nin Kürt sorununa bir çözüm bulmak zorunda olduğu çok açık. Buna ilaveten, enerji nakil hatlarının kesişim noktasında yer alan bir ülkenin istikrarsız, terör sorunuyla boğuşan bir ülke olması dış dünyanın da menfaatine değildir. Dolayısıyla, sorunun çözümü dış konjonktür tarafından da desteklenen bir olgudur. Hükümet bu gerçeği de görüyor sanıyorum.
- Hükümet başlattığı süreçle birlikte bir taraftan da “terörle mücadelenin” süreceği mesajlarını veriyor. Sizce operasyonlar ya da çatışmalar devam ederse bu süreç nihayete erer mi?
Hükümet hem TSK, hem derin devlet, hem de kamuoyu baskısı altında, “terörle mücadele etmekten vazgeçtim” diyemez; hiçbir hükümet dağlarında silahlı militanların dolaşmasını kabul edemez. Ayrıca terörün devamından yana, istikrarı bozmak isteyen derin güçler henüz tasfiye edilebilmiş değil. Dolayısıyla, terörle mücadelenin süreceğini söylemesi normal. Ancak açılımın daha olumlu bir mecrada devam etmesi için operasyonları durdurmak iyi bir jest olabilir. Ne var ki, operasyonları durdurmak istemeyenlere söz geçirebilir mi, orası biraz kuşkulu.
- Kürt hareketini PKK’yi tasfiye ederek, gerçek bir çözüm mümkün olabilir mi?
Gerçek çözüm, Kürt sorununun kaynağını kurutarak bulunabilir. Bu, PKK’nın doğup büyümesine yol açan nedenleri ortadan kaldırmakla olur. Bu nedenlerin ortadan kaldırılması da, Kürtlerin temel siyasi ve kültürel haklarının tanınması, onların eşit ve özgür anayasal vatandaşlar olarak kabul edilmesiyle mümkün olabilir. PKK da silahlı mücadele ve terörist faaliyetlerle bir sonuç alamayacağını, artık devrin değiştiğini, silahları bırakıp eve dönmek, yepyeni bir sayfa açmak gerektiğini anlamak zorundadır. PKK’nın direnmesi, güç gösterisi, “ben varım” diye eylem yapması, silahlarına sımsıkı sarılması, vb. bu saatten sonra Kürt sorununun çözümüne hizmet etmez, Kürt halkının da bu ülkenin de zararına olur. Militanca bakışı bir kenara bırakıp, sakin, soğukkanlı düşünüp, rasyonel hareket etmek ve barışa fırsat vermek zamanıdır.
- Haftaya Salı günü meclise gelmesi beklenen bu mesele üzerinde sizce siyaset kurumu doğru ve sağlıklı bir tartışma yapabilecek mi? Bu tartışmadan beklentiniz nedir?
Sorunu çözmek isteyenler olduğu gibi çözmek istemeyenlerin varlığı, derin devlet ya da Ergenekon’un terörün bitmesinden hiç hazzetmeyeceği de dikkate alınınca, siyaset kurumunun işi kolay değil. Bu sorunun çözümünü, Türkiye'nin refah ve istikrarını isteyen herkesin, aydınların, gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin, bürokratların ve halkın siyaset kurumuna, onun merkezinde bulunan ve sorumluluk taşıyan birimi olarak da hükümete yardımcı olması, cesaret vermesi gerekir.
- Muhalefet partilerinin çözüm karşıtı sert muhalefetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu kadar dünyayı okumaktan aciz, bu kadar barış karşıtı, barışı değil savaşı tercih eden, ülkenin barış ve istikrara kavuşma ihtimali karşısında adeta paniğe kapılan bir muhalefetin olmasını Türkiye adına büyük bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Hükümeti barışa giden yolda yeterince cesur olmamakla ve yavaş hareket etmekle eleştirecekleri yerde, ona ayak bağı olmaya çalışmalarını, süreci sekteye uğratmaya gayret etmelerini anlamsız, çirkin ve kabul edilemez buluyorum.
- Her şey iyi gidiyor derken, Barış gruplarının gelmesiyle süreç frenlenmiş oldu? Karşılıklı suçlamalar başladı? Siz bunu neye bağlıyorsunuz? Sizce grupların gelişi neden bu kadar soruna neden olabildi?
Bence bu konuda kritik iki noktanın altını çizmek gerekir. Birincisi, gelenlerin karşılanması sürecini DTP ve Kürt tarafı iyi yönetemedi. Karşılama töreni bir gövde gösterisine dönüştürüldü, “zafer kazandık” havası yaratıldı. Oysa Türkiye’de barışa karşı çıkan derin güçlerin, siyasi muhalefetin ve de çocuklarını çatışmada kaybetmiş binlerce ailenin varlığı dikkate alınmalı, çok daha sade bir karşılama yapılmalıydı. Gelenler evlerinde, dostları arasında dönüşlerini kutlayabilirdi; ama bunun kameralar önünde yapılması bazı toplum kesimlerini ciddi biçimde rencide etti. Durum anlaşılır anlaşılmaz DTP yetkilileri ve gelenler “kendilerini üzdüğümüz, ciğeri yanık annelerden ve ailelerden özür dileriz; 25 yıllık hasretimiz bitiyor diye biraz fazla sevinmiş olabiliriz; siz de bizi anlamaya çalışın” diyebilirlerdi, bunu yapmadılar. İkinci nokta, DTP ve PKK’lılar “bu iş bizim kontrolümüzde gidiyor” havasına girdi, bunu yapmamalıydılar. Zira bu kirli savaş çeyrek yüzyıldır sürüyor, DTP (ve önceki versiyonları) ile PKK hep vardı; ama çözüme bu kadar yaklaşılmamıştı. Başka bir deyişle bu noktaya gelinmesinde asıl rol oynayan baş aktör Ak Parti hükümetiydi, bunun teslim edilmesi gerekirdi. Sanırım hükümet bu süreçte inisiyatifin kendi elinde olduğunu göstermek istedi. Bir üçüncü nokta eklemek gerekirse, 25 yıldır kirli bir propaganda eşliğinde dolduruşa getirilmiş ve savaşla yaşamaya alışmış bir toplum barış umudunu görünce gözlerine inanamadı, kafası karıştı, gözleri buğulandı, psikolojik olarak süreci tam hazmedemedi denebilir.
- Hükümetin bu konuda DTP’yi ve Kürt hareketini suçlamasını nasıl buluyorsunuz? Bazı kesimler “hükümet sorumluluktan” kaçıyor gibi tespitler yapıyor, sizin değerlendirmeniz nedir?
Bu soruya bir önceki soruda cevap verdim: DTP daha sorumlu, daha sakin davranmalı, karşılama törenini gövde gösterisine dönüştürmemeliydi. Ayrıca Ahmet Türk’ün temsil ettiği makul, sağduyulu çizgiye karşı DTP içinde terörün bitmesi ve barışın sağlanmasından ziyade PKK’nın siyasi kolu gibi hareket eden, militan bir üslup ve şahin bir yaklaşım benimsemiş bir grubun varlığı da dikkat çekici. Bence hükümet, MHP ve CHP gibi barışı ihanetle eşdeğer gören çarpık bir anlayışla hareket eden muhalefete, Dağlıca ve Aktütün felaketleri dâhil birçok tezgâhın arkasında olduğu anlaşılan cuntacı-Ergenekoncu ekibin direnişine rağmen, büyük risk almış ve bu adımları atmıştı; DTP’nin derdi gerçekten barış ise hükümete daha çok yardımcı olmalı; risk alıp sorumluluk üstlenmeli.
- Kürt sorununda çözüm tartışmalarının geldiği aşama itibariyle nasıl bir gidişat görüyorsunuz? Bundan sonra nasıl şekillenecek gelişmeler?
Ben Kürt sorununda bir dönemin sonuna geldiğimizi, bu sorunun “ama Ahmet, ama Mehmet eliyle”, eninde sonunda mutlaka çözüleceğine, çünkü hem dış dünyanın, hem de Türkiye halkının artık bu sorunla yaşamak istemediğine, hayatın “barışı dayattığına” inanıyorum. Direniş ve panikleme, isteksizlik sadece süreci yavaşlatabilir; ama geri dönüş söz konusu değildir. Süreç doğru yönetilirse, Hükümet cesur ve kararlı davranırsa, DTP ve Kürt aydınları Hükümete yardımcı olursa, Türk aydınları destek verirse çok daha hızlı biçimde süreç mutlu sonla noktalanabilir.
- PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çözüm konusundaki rolü halen tartışılıyor? Sizce Öcalan nasıl bir pozisyona sahip? Öcalan’sız çözüm mümkün olabilir mi?
Öcalan’ın ilginç, karmaşık, kritik bir konumu var. Bir yanda 25 yıldır PKK hareketine liderlik yapmış, örgüt üzerinde çok etkili, barışın sağlanmasına katkı yapabilecek bir konumda görünüyor. Ama aynı zamanda toplumun önemli bir kesiminin gözünde “bebek katili, terörist başı, eli kanlı katil” olarak görüldüğü de bir gerçek. Dahası, Öcalan’ın derin devlet ve Ergenekon’la bağlantısı tam netliğe kavuşmuş değil, kuşkular, şaibeler ve ciddi iddialar var. Buna rağmen bir bakıyorsunuz “Yol Haritası” sunuyor, barışa destek verdiğini söylüyor; DTP içindeki şahinleri “Bunlar ne dediklerini bilmiyor” diyerek eleştiriyor, Kandil’den, Mahmur’dan ve Avrupa’dan bir grubun dönmesi çağrısı yapıyor, “Benim akıbetim önemli değil, önemli olan sorunun çözülmesi” diyerek makul çıkışlar yapıyor. Bence Öcalan’ın atabileceği, sorunun çözümüne müthiş katkı yapacak çok önemli bir adım şudur: Ta başından beri PKK’yı kimlerin desteğiyle kurduğunu, zamanla kimlerle işbirliği yaptığını, kimlerin kendisini veya PKK’yı nasıl kullandığını, vaktiyle söylediği “PKK’yı bitirirsem beni bitirirler” sözünün ne anlama geldiğini, PKK ile derin devlet arasında varsa ne tür bağlantılar olduğunu, Ergenekoncu askerlerin kendisiyle neler konuştuğunu açıkça anlatmak, dürüstçe bir özeleştiri yapmak, gerekirse Ergenekon davasının savcılarına ifade vermek ve PKK’nın tasfiye edilerek Kürt sorununun kesin olarak çözülmesine katkı sağlamak. O takdirde bugün Hükümet üzerinde ağır bir baskı kuran direniş cephesi çok daha güçlü biçimde kırılabilir, Şehit Aileleri asıl öfkelenmeleri ve lanetlemeleri gerekenlerin kimler olduğunu daha iyi görür, Türkiye bir beladan kurtulur; böylece çocuklarımıza daha müreffeh, daha mutlu ve daha zengin bir Türkiye bırakma şansını yakalamış oluruz.
- Bu konuda anayasa tartışmaları da yürütüyor. Hükümet şimdilik anayasa değişikliği mümkün değil diyor, anayasal değişikliği olmadan nasıl bir çözüm gerçekleştirilecek?
Bence bu, Hükümetin anayasayı değiştirmek istememesinden ziyade, Ergenekon zihniyetinin iliklerine kadar işlediği bir bürokrasi ve sivil anayasaya karşı direnişi göğüsleyecek kadar kendisini güçlü görmemesiyle ilgili bir sorundur. Başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğinden sonra başına gelenler ve ortaya çıkan manzara maalesef Hükümetin gözünü korkutmuş durumdadır. Anlaşıldığı kadarıyla sivil anayasa yapımı bir sonraki genel seçimlerden sonraya kalmış durumdadır. Türkiye halkı bir sonraki seçimlerde güçlü biçimde arkasında durursa böyle bir girişime yeniden cesaret bulabilir. Şimdilik karşılıklı jestlerle, iyi niyetli adımlarla, yasalarda bazı iyileştirmelerle, parti parti eve dönüşlerle barış süreci devam ettirilmeli, kamuoyu sadece Kürt sorununun değil, Alevi sorunu, başörtüsü sorunu, gayri-Müslim azınlıklar sorunu, vb. Türkiye’nin asırlık sorunlarının tümüne birden çözüm getirecek özgürlükçü ve sivil bir anayasa yapımına hazırlanmalıdır.
Gelin sağduyulu hareket edelim, maksadımız “bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek” olsun; kafayı kimin kime karşı zafer kazandığına takmayı bırakıp, hep birlikte barışı kazanmaya çalışalım; belirli isimler veya olaylar etrafında kavga etmeyi bırakalım, fikirler etrafında konuşalım ve bu sorunu bitirelim. Bugün Türkiye, bence İttihat ve Terakki cuntasının yarattığı 100 yıllık bir kesintiden sonra ilk defa yeniden bir dünya devleti olma yoluna girmiştir. Balkanlardan Kafkaslara, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya devasa bir coğrafyanın ve milyonlarca insanın gözü Türkiye'nin üzerindedir. Geçmişin acılarına, hırslarımıza, komplekslerimize ve zaaflarımıza yenik düşmeyelim. Sağduyu ve cesaretle inadına barışa yatırım yapalım; bu ülkenin 150 yıllık makûs talihini tersine çevirmesine yardımcı olalım; hem tarih, hem Allah, hem çocuklarımıza karşı taşıdığımız ağır sorumluluğun gereğini yerine getirelim; kendimizle, halkımızla, toplumumuzla, devletimizle ve dünya ile barışalım; gelecek kuşaklarımıza refah, istikrar, barış ve zenginlik içinde bir Türkiye bırakmanın adımlarını atalım.
Mustafa ACAR
16.03.2010





Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook








