Avrupa Birliği Antlaşması (1992-Maastricht Antlaşması)
AB Antlaşması, imza edildiği dönemin siyasi durumu düşünüldüğünde çok önemlidir. Özellikle 1990’da Berlin Duvarı’nın yıkılarak Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleşmesi ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, AB’nin siyasi organizasyon olarak da ön plana çıkmasını zaruri kılmıştır.
Daha önceki başarısız denemeler nedeniyle, Avrupalı devletler, Maastricht’e kadar sadece ekonomik temelde bütünleşmeyi öngören antlaşmalara imza atmışlardı. Fakat Avrupa kıtasının yeni politik görünümü, siyasi entegrasyonu neredeyse zorunlu hale getirmekteydi. Bu nedenden dolayı artık AB’nin, bir yandan üye devletlerin kimliklerini korurken, diğer yandan da karar verebilme ve uygulama yeteneği bulunan hem etkili, hem de demokratik bir örgüt olma yolunda daha ileri gitmekten başka çaresi kalmamıştı.
AB Antlaşması ile birlikte, “Avrupa Birliği” terimi ilk kez kullanılmıştır. Avrupa Birliği sadece bir terim olmaktan öte anlamlar taşımaktaydı. Bu terim, Avrupalı devletlerin yekvücut hareket kabiliyeti kazanabilmesi için, siyasi bir organizasyon olarak ortak hedef doğrultusunda güçlerini birleştirmesi anlamını yansıtmaktadır.
Yekvücut hareketin ekonomi alanındaki simgesel ilk hedefi birlik devletlerinde ortak paranın kullanımı olacaktı. AB Antlaşması ile para birliği için üç yıllık bir geçiş süreci öngörülmüş ve bu üç yılın sonucunda “euro” adında ortak para birimi kullanılması kararlaştırılmıştır.
Siyasi alanda yekvücut hareket kabiliyeti kazanabilmek amacıyla, “vatandaşlık”, “ortak dış politika”, “ortak savunma politikası”, “adalet ve iç işlerinde işbirliği” konuları AB mevzuatına AB Antlaşması ile dâhil edilmiştir.
Bu açılardan, AB Antlaşması ile daha önceden sağlanan ekonomik entegrasyonun daha da ilerletilmesi için Avrupa Toplulukları’nın temeli sağlamlaştırılmış, bunun yanı sıra güvenlik ve adalet konularında da entegrasyonun sağlanması amaçlanmıştır. Ayrıca AB Antlaşması, “AB vatandaşlığı” kavramını ilk kez mevzuata sokarak, AB vatandaşlarına, AB üyesi ülkelerde kullanabileceği bazı haklar(7) tanımıştır. AB vatandaşlığının yansıttığı anlam da, AB’nin, AB dışındaki ülkeler karşısında, federe bir yapıyı oluşturmaktır. Bu yolla AB vatandaşları, kendi ülkelerinin vatandaşlık haklarının yanı sıra birliğin vatandaşlığa bağladığı hakları da elde etmişlerdir.
AB Antlaşması’nın AB mevzuatına dâhil ettiği en önemli ilke, “subsidiarite ilkesi” olmuştur. Bu ilke ile AB, yerellik, yani adem-i merkeziyetçilik ilkesini karar alma mekanizmasının baş aktörü ilan ederek, kendisine yöneltilen “bürokratik örgüt” eleştirilerini geri püskürtmeyi, bir nebze olsa da başarmıştır. Gerçekten de liberal camiada AB’ye yöneltilen en büyük eleştiri, birlik içerisinde güçlü bir bürokratik yapının var olması ve bu bürokrasi nedeni ile hareket kabiliyetinin gitgide hantallaşabileceği kuşkusudur. Fakat subsidiarite ilkesi ile bu kuşkular bir ölçüde giderilmektedir. Tüm Avrupa kıtasını kaplayan federe bir yapının varlığı, bürokrasinin hantallığını beraberinde getirebilecekken, susidiarite ilkesi çok önemli bir görev ifa etmektedir. Yerel güçlerin, yerel çaptaki sorunlara çözüm bulma yetkisine sahip olması bürokrasiyi ikinci ve hatta üçüncü plana itmektedir.
Yine antlaşmanın getirdiği en önemli yeniliklerden birisi de, AB’nin karar alma sürecine, AB vatandaşları tarafından seçilen temsilcilerden oluşan “Avrupa Parlamentosu” dâhil edilerek, demokratik bir örgüt olma yolunda ilk adımların atılmış olmasıdır. Fakat parlamento halen birliğin tek karar alma organı değildir. Konsey ve komisyonun karar alma mekanizması içerisindeki etkinliği maalesef devam etmektedir. Topluluk içerisinde tali hukuk normlarının çıkarılabilmesi, komisyonun teklifine ve konseyin kararına bağlıdır. Son antlaşmalar ile yapılan iyileştirilmelere rağmen, parlamentonun hukuk yapma konusundaki fonksiyonu güçlendirilememiştir. Bu nedenle de AB içerisinde bir demokrasi zafiyeti oluşmaktadır. Zira birlik vatandaşlarının serbest seçimler vasıtasıyla doğrudan seçtiği parlamenterlerinin, üniter bir devletin parlamenterleri gibi yetki ve görevlere sahip olmaması nedeniyle, hali hazırdaki parlamento, AB’nin kurumsal düzeyde demokrasiye olan ihtiyacını karşılamaktan uzaktır.
1997-Amsterdam Antlaşması ve 2001-Nice Antlaşması
Amsterdam antlaşması Maastricht Antlaşması ile çizilen hedeflerin tamamlanması ve yeni hedeflerin önünün açılması açısından çok önemlidir. Zira Amsterdam Antlaşması ve Nice Antlaşması ile birlikte, AB bir anlamda en büyük yatay genişlemeye hazırlanmaktaydı. AB’ye özellikle eski demir perde ülkelerinin dahil edilmesi için her alanda engellerin kaldırılması gerekliliği bu antlaşmaların imzalanmasını zorunlu kılmıştır.
Genişleme süreci, daha yakın işbirliği, ortak savunma ve dış politika, serbest dolaşımdaki tüm engellerin kaldırılması ve bu amaçla Schengen Antlaşması’nın müktesebata girmesi, Europol(8)’ün etkinliğinin artırılması, vatandaşların hakları, organların daha etkin çalışması için kurumsal yapının iyileştirilmesi konularını ele alarak hazırlanan Amsterdam Antlaşması’nın dört temel hedefi vardır.
1. İstihdamı arttırmak ve Birlik vatandaşlarının haklarını, Birliğin merkezine yerleştirmek.
2. Hareket özgürlüğünün önündeki son engelleri kaldırmak ve güvenliği güçlendirmek.
3. Avrupa’nın dünya siyasetinde daha güçlü konuma gelmesini sağlamak.
4. Yeni üyelerin Birliğe dâhil edilmesi ile Birliğin genişlemesi amacına yönelik olarak, kurumsal yapıyı etkinleştirmek.
Schengen Antlaşması
Amsterdam Antlaşması’nın en önemli özelliklerinden birisi, topluluk kurumsal yapısı dışarısında imzalanarak yürürlük kazanan Schengen Antlaşması’nı topluluk müktesebatına dâhil etmiş olmasıdır. Antlaşma, topluluk üyesi beş devlet (Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg) arasında 14 Haziran 1985 yılında imzalanmıştır. Antlaşmanın amacı, ekonomik entegrasyonun en önemli unsuru olan serbest dolaşımın sağlanmasında dâhili gümrük kontrollerinin kaldırılmasıdır. Gümrük kontrollerinin kaldırılması hedefinin birlik kurumsal yapısı içerisinde ve bu yapıya paralel olarak gerçekleşmemiş olması, ekonomik entegrasyon sürecinin uzamasına neden olmuştur. 26 Mart 1995 yılında yürürlüğe giren Schengen, Amsterdam antlaşması ile Birliğin kurumsal yapısına dâhil olmuştur.
Ekonomik entegrasyon konusunda çok önemli bir yerde duran Schengen’e Birlik üyesi bazı devletlerin taraf olmaması(9) her daim eleştiri konusu olmuştur. Bu nedenle AB karşıtları tarafından, AB’nin üye devletler üzerindeki etkinliği sorgulanmaktadır. Gerçekten de Scehngen’in bazı üye devletlerce tüm yönleri ile kabul edilmemesi, emeğin ve sermayenin ve malların serbest dolaşımını, bu nedenle de Gümrük Birliği’ni sekteye uğratmaktadır.
Bazı Birlik üyelerinin tarafı olmadığı Schengen Antlaşmasına, Birlik dışındaki bazı ülkelerin taraf olmaları(10) da ilginçtir. Bu ülkeler Birliğe üyeliği kabul etmemektedirler ve fakat Birliğin en önemli nimetlerinden birisi olan serbest dolaşımdan yararlanarak, milli ürünlerini büyük Avrupa pazarına, üçüncü ülkelere uygulanan engellerle karşılaşmaksızın serbestçe sokmaktadırlar.
Schengen Antlaşması birçok yönü ile olumlu bir görüntü çizmekle birlikte, Birlik dışındaki üçüncü devletlere uyguladığı yeknesak ve aynı zamanda katı gümrük kuralları ile de liberal ekonomi taraftarlarınca eleştirilmektedir. Bence de Schengen bu açıdan eksikliğini kapatamamaktadır. Schengen, Avrupa kıtası özelinde serbest ticaretin en büyük sağlayıcısı olmakla birlikte, küresel manada serbest ticaretin önünde büyük bir engeli de beraberinde taşımaktadır.
3) GENİŞLEME SÜRECİ
Altı kurucu üye ile resmi olarak 1951 yılında yola koyulan AB ve Avrupalı devletlerin entegrasyonu fikri, 2000’li yıllarda daha da gelişerek kıta Avrupa’sının sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Serbest ticaretle birlikte ticaretin bütün unsurlarının özgürce hareket edebilmeleri, serbest ticaretin doğurduğu zenginlik ve refah, AB’nin temel direği olan insan hakları olgusu, dünyanın bir bütün halinde evirildiği globalizmin unsurlarının uygulamaya dökülmesi AB’nin cazibe merkezi halini almasına yardımcı olmuştur. AB’nin bu çekim gücü, yarım asrı aşan tarihi boyunca AB’nin büyük bir hızda gelişimini sağlamıştır.
Birliğin gelişim sürecine katkı yapan en önemli faktörlerden birisi de AB’nin, ‘kapitalizm’ ve ‘liberalizm’ ile barışık bir örgütlenme olmasıdır. AB, elbette ki klasik manada ‘laissez faire’ bir sistem uygulamamaktadır. Ve bu özelliği nedeniyle de liberallerce eleştirilmektedir. Fakat kanımca bu eleştiriler çoğu zaman acımasız bir hal almakta ve AB’nin öngördüğü sisteme haksızlık edilmektedir.
Bu sebepledir ki dünya üzerindeki kapitalizm uygulamaları içerisinde, AB uygulamasının, kayda değer bir önemi olduğunu görmezden gelmek ve “AB, sosyalisttir” diye kestirip atmak kapitalistlere hiçbir şey kazandırmaz. ‘Ekonomide piyasa aktörlerinin esas unsur olarak belirleyici olması’, ‘ticaretin önündeki gümrük engelinin, en azından kendi sınırları dâhilinde kaldırılması (sermayenin, malların, hizmetin ve emeğin serbest dolaşımı)’, ‘birey hak ve özgürlüklerinin (özellikle mülkiyet hakkının)’ AB’nin rotasını çizen kerteriz noktalar olarak belirlenmesi liberal ideoloji ile uyumlu bazı temel örneklerdir. Yine ‘kurumsallaşmış ve istikrarlı demokrasi uygulaması’, ‘insan haklarına saygı ve azınlık haklarının korunması’, ‘ticaretin liberalize edilmesi’, ‘piyasaya giriş-çıkışın önündeki tüm engellerin kaldırılması’, ‘her türlü ayırımcılığın yasak olması’ gibi bir takım nitelikler de, AB sisteminin içerisindeki liberalizm yansımalarıdır.
2004 Genişlemesi
İşte bu müspet uygulamaları ile diğer Avrupalı devletlerin de, AB ile evlilik gerçekleştirmesi kendileri için kaçınılmaz hale gelmiştir. AB, bugüne kadar 6 kez genişleme sürecine girmiştir. Bu süreçlerden en sancılısı, ‘on yeni üye’nin birliğe dâhil olduğu 2004 yılı genişlemesi (beşinci genişleme) olmuştur.
Özellikle eski demir perde ülkelerinin AB’ye üye olarak alınması, hem ekonomik yönden, hem de siyasal yönden önemli etkiler yaratmıştır. Bu ülkelerin, siyasal ve insani yönden yakın geçmişlerinin, yani ‘insan hakları sicilleri’nin pek parlak olmaması, ayrıca ekonomik olarak diğer üye devletlerin çok ama çok uzağında yer alması, AB açısından genişleme sürecinde sancılar yaşatmıştır. Ayrıca 10 yeni üye devletin, birliğin nüfusuna yaklaşık 75 milyon yeni vatandaş olarak ekleme yapacağı da gözetildiğinde, birliğin ekonomisine getirisi-götürüsü (fayda-maliyet) hesaplamalarının yapılmasını da zorunlu kılmıştır. Aşinası olduğumuz ve sadece Türkiye için uydurulan bir kavram sandığımız ‘hazmetme kapasitesi’ terimi üzerinde, önemle durulmuştur.
Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Slovenya gibi ülkelerin, yakın tarihlerinde yaşadıkları komünizm tecrübeleri nedeniyle, devlet güdümünden ayrıksı bir ekonomik düzene olan yabancılıkları, AB’nin serbest ticaret ideali ile çelişkiler yaratmıştır. Bu nedenle, Birliğin 2004 yılında gerçekleştirdiği ve on yeni üyenin katılımı ile son bulan 5. genişleme sürecinin serüveni, uzunca bir zamana yayılan AB ile her anlamda uyumlaşma çalışmaları sonucunda vuku bulmuştur. Özellikle mevzuat uyumlaştırma çalışmaları bu sürecin önemli bir kısmını almıştır. Zira devlet odaklı bir sistemden, birey odaklı bir sisteme geçişin ne denli zor olduğu tahmin edilebilir.
Bir Sonraki Bölüm: AB Genişlemesi ve Kopenhag Kriterleri
____________________
(7) Serbest dolaşma hakkı - bir başka üye ülke vatandaşının, yaşadığı üye ülkedeki yerel seçimlerde ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ev sahibi ülke vatandaşları ile aynı koşullarda, aday olma ve oy kullanma hakkı – Avrupa Parlamentosu’na ve Ombudsman’a başvuru hakkı – AB dışındaki ülkelerde, AB üyesi devletlerin diplomatik hizmetlerinden yararlanma hakkı.
(8) Avrupa Polis Ofisi: 1995’te imzalanan bir sözleşme ile kurulan ve 1 Temmuz 1999 tarihinde faaliyete geçen Europol’ün amacı Birlik içerisinde küresel terörizmle mücadele, yasadışı uyuşturucu ticareti ile mücadele, insan ticareti ile mücadele, gizli göç şebekeleri ile mücadele, Euro taklitçiliği ile mücadele, kara para aklama ile mücadele, yasadışı nükleer madde ticareti ile mücadele konularında ortak hareket kabiliyeti sağlamaktır.
(9) İngiltere ve İrlanda Schengen Antlaşması’na bütün yönleri ile taraf değillerdir. Ayrıca 2004 yılında AB’ye üye olan 10 devlet de kendi sistemlerini Schengen’e adapte ettikten sonra antlaşmaya taraf olacaklardır.
(10) Norveç, İzlanda ve İsviçre Birlik üyesi olmamalarına rağmen Schengen Antlaşmasının tarafıdırlar.




Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...