1) GİRİŞ
Başlangıçta 2. Dünya Savaşının, kıta üzerinde yarattığı yıkımın ekonomik etkilerini azaltmak amacı ile ekonomik bir evlilik olarak hayat bulan Avrupa Birliği, kimi zaman tıkanmalar yaşasa da yarım asırdır etkinliğini korumakta.
Türkiye de 1959 yılında AET’ye yaptığı ortaklık başvurusundan itibaren, bu ekonomik ve siyasi güç içerisinde yer alma özlemi ile yanıp tutuşmakta.
Peki, şu sıralar tam üyelik müzakereleri gerçekleştirdiğimiz ve üyesi olmaya tarihimizde en yakın olduğumuz bu “birlik” hakkında, siyasi ve tarihi önyargılarımızdan başka ne biliyoruz? Bu etkin birliktelik nasıl başarılmıştır? AB iyi midir, kötü müdür? AB’de işler nasıl yürür? Bu Kopenhag Kriterleri ne menem bir şeydir? AİHM nedir, nasıl çalışır, ne tür kararlar alır? Türkiye’nin AB karasevdası, bize ne getirir, ne götürür? AB, Türkiye’ye düşman mıdır?
2) TARİHİ
1951’de Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu kuran Paris Antlaşması ile kağıt üzerinde resmen yaşama geçen, “Avrupa devletlerinin yek vücut olması” düşüncesinin temelleri, aslında yüzyıllar öncesinde ünlü düşünürlerin beyinlerinde atılmıştı. J. J. Rousseau, Dante ve Kant gibi kendi dönemlerinin en önemli Avrupalı düşünürlerinin ve edebiyatçılarının eserlerinde, Avrupa Birliği modelinin, biraz da ütopik tarzdaki kırıntılarını bulmak mümkündür. Örneğin Dante, “farklı hukuk sistemlerinin monarşik bir yapı çerçevesinde birleştirilerek, tek bir hukuk sistemi kurulmasını” önermiş ve bu fikri ile günümüz AB’sine önemli ölçüde ışık tutmuştur. Yine J. J. Rousseau, “Avrupa Federasyonu” fikrini ileri sürerek, Avrupa kıtasının tarihi bütünleşme ve birleşme idealini yansıtmıştır.
19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa’da yaşanan kanlı büyük savaşlar, özellikle de 20. yüzyılın başlarındaki 1. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan acı tecrübe ve büyük ekonomik buhran, daha önce ciddi olarak üzerinde durulmamış olan, Avrupa devletlerinin birleşmesine yönelik önerilere ciddiyet kazandırmıştır. Yakın zamanlarda başka devletlerce gerçekleştirilen başarılı örnekler de, ortaklık konusunda Avrupalıların cesaretini ve hevesini artırmıştır. 1776-ABD, 1848-İsviçre Birliği ve 1871-Alman İmparatorluğu örnekleri, “Avrupa Devletlerinin Ortaklığı” çağrılarını seslendirenlerin seslerinin daha da gürleşmesine vesile olmuştur.
20. yüzyılın başlarında yaşanan 1. Dünya Savaşı’nın kıta halkları üzerinde açtığı derin yaralar, henüz sarılamamışken, yorgun kıta, yüzyılın ortalarında, bu sefer de 2. Dünya Savaşının yıkıcı etkisi ile yerle bir olmuştur.
Ekonomik, siyasi ve tarihi anlaşmazlıkların ve çekişmelerin yol açtığı bu iki büyük savaş yüzünden, tüm altyapısı çökmüş olan kadim kıtanın, aynı zamanda milyonlarca yetişmiş insan gücü de bu savaşlarda yok olmuştur.
İşte yaşanan tüm bu acılar nedeniyle, Avrupa kıtasının halkları arasında, bu kısır kavgaların sona erdirilmesi talepleri doğrultusunda, devletlerin ortaklığı sesleri git gide yükselmeye başlamıştır.
Halk kademesinde yaşanan bu fikri birliktelik, mecburen devlet yöneticileri kademesinde de gecikmeksizin yanıt bulmuştur. Winston Churchill, 1946 yılında yaptığı bir konuşmada, “Avrupa devletlerinin, tıpkı ABD gibi, birleşik bir devlet olması gerektiğini” söyleyerek, bu konuda, eylem olarak olmasa bile, söylem olarak, ilk adımı atan devlet adamı olmuştur(1).
Bu noktadan sonra, büyük ütopyanın hayata geçiş süreci önlenemez bir hızda ivme kazanmıştır. Özellikle savaşlarla birlikte yerle bir olan Avrupa’nın, yeniden imar edilmesi gerekliliği, ekonomik bir birlikteliğin ilk adımlarının atılmasını zorunlu kılmıştır.
Avrupa’nın yeniden imarı için hazırlanan ABD destekli Marshall planının uygulanmasını sağlamak amacıyla, 1948 yılında, -daha sonra 1960-Paris Sözleşmesi ile adı OECD (Ekonomik İşbirliği Ve Kalkınma Örgütü) olarak değiştirilecek olan-, OEEC (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü) kurulmuş ve günümüz AB’si yolundaki ilk adımlar atılmıştır. OEEC’nin kuruluşu ile Avrupa Birliği sürecinin ilk adımları atılmış olmakla birlikte, daha sonra yıllarca sürecek bir soğuk savaşa neden olan, Batı Avrupa-Doğu Avrupa (daha doğrusu ABD’ye yakın Avrupa-Sovyetlere yakın Avrupa) ayrılığının ilk sinyalleri de, bu Marshall planı vesilesiyle alınmıştır.
OEEC’nin kuruluşundan kuvvet alan Avrupalı devletler, 1949 yılında Avrupa Konseyi’ni kurarak, devletlerin ekonomik alanda hükümetler-arası işbirliğini ilerletmesini sağlamak istemiştir. Düşman kardeşler Fransa ve Almanya’nın aynı masaya oturtularak, Avrupa kıtasında barış ortamının sağlanması için hükümetler-arası organizasyondan daha fazlasına ihtiyaç olduğunu gören Avrupalı devletler, çok geçmeden 1950 yılında “Schuman Bildirgesi(2)” adında bir bildirgeye imza atmışlardır. Avrupa Devletlerinin günümüzde bu kadar iyi entegre olmasının temelinde bu bildirge yatmaktadır diyebiliriz.
AKÇT (1951-Paris Antlaşması)
Savaş sonrası, önlenemeyen bir hızda kurulan bu ortaklıklar, Avrupa devletlerinin daha ileri aşamada ortaklıklar yapmasının da önündeki engelleri kaldırmıştır. AAET (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu) ve AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ile birlikte AT (Avrupa Toplulukları)’nin temelini oluşturan AKÇT (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu), Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg altılısı tarafından akdedilen Paris Antlaşması ile birlikte 1951 yılında kurulmuştur. Daha önceki tüm anlaşmaları hükümetler-arası bazda yapan Avrupalı devletler, Paris Antlaşması ile birlikte ilk kez milletler-üstü (supra-national) bir platform kurmuşlardır. AKÇT ile iki önemli sanayi hammaddesinin (kömür ve çelik) kullanımı ve dağıtımı işlevi, milletler-üstü bir kuruluşa devredilerek, bu iki hammaddeye sahip iki büyük devlet (Almanya ve Fransa) arasında, bu nedenle yaşanması muhtemel dördüncü büyük savaş(3) engellenmiştir. Bu anlamda AKÇT, Avrupa’nın tarihinde gördüğü en uzun süreli barış ortamına büyük katkı sağlamıştır.
Bu açıdan bakıldığında, bugünkü AB’nin atası olan AKÇT, ekonomik bir örgüt olduğu kadar, politik bir örgüttür de aynı zamanda. Bu nedenle, Avrupa Birliği’nin sadece ekonomik bir örgüt olması gerektiğini, siyasi olarak örgütlenmesinin yanlış olduğunu düşünenlere denebilir ki, politik bir entegrasyon olmaksızın, ekonomik entegrasyon kurmak hayaldir. Politik entegrasyonun tetikleyicisi de ekonomik entegrasyon ihtiyacıdır. Ekonomi ve siyaset, bu bağlamda birbirlerinden farklı mecralarda düşünülemezler.
AET ve AAET (Euratom) (1957-Roma Antlaşmaları)
Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'nun (AKÇT) 1951-Paris Antlaşması neticesinde kuruluşu, Avrupalı devlet adamlarını, siyaset ve savunma alanlarında da entegrasyon girişimlerine yöneltti. Önce 1952 yılında, Avrupa Savunma Topluluğu, daha sonra da 1953 yılında, Avrupa Siyasal Topluluğu kurulması teşebbüsleri yaşandı. Fakat başarılı olunamadı. Yani Avrupalılar, siyasi bir bütünleşmeye, fikren hazır olsalar bile, uygulamada henüz hazır değillerdi. O zaman, ekonomik entegrasyonun güçlendirilmesi, bir sonraki adım olarak, en doğrusu olacaktı.
Bu çerçevede, AKÇT’yi kuran altı Avrupa ülkesi (Alm-Fra-İta-BeNeLux), 25 Mart 1957’de imzaladıkları Roma Antlaşmaları ile AET’yi (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ve Euratom’u (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu) oluşturmuşlardır.
Kurulan bu örgütsel toplulukların tamamı, kendi içerisinde barındırdıkları karar almaya ve uygulamaya yönelik organları ile ulus-üstü nitelikte topluluklardı.
Roma Antlaşmaları ile kurulan Euratom’un amacı, atom enerjisinin barışçıl amaçalla kullanımını geliştirmektir. Euratom’un temel hedefi ise, nükleer endüstrinin hızlı bir şekilde kurulması ve geliştirilmesi için gereken şartların gerçekleştirilmesi ve bu yolla üye ülkelerin yaşam seviyelerinin yükseltilmesi, diğer ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesidir.
Roma Antlaşmaları ile kurulan bir diğer ulus-üstü örgüt olan AET, AKÇT ve Euratom’dan çok önemli bir noktada ayrılmaktadır. Evet, her üç örgütün amacı da Avrupa’da ortak bir pazar oluşturmaktır. Fakat AKÇT ve Euratom, sadece sektörel bazda örgütlerdir. AKÇT, kömür ve çelik endüstrisi için, Euratom ise atom ve nükleer enerji endüstrisi için Ortak Pazar öngörmektedir. AET ise genel ekonomik amaçlı bir örgüt olup, nihai hedefi, siyasi entegrasyonun sağlanması için ekonomik entegrasyonu tamamlamak ve bu uğurda malların, hizmetin, sermayenin ve emeğin serbestçe dolaştığı Ortak Pazar (Gümrük Birliği) kurmaktır. Bu yapısı ile çok önemli bir eksiği kapatan AET ile diğer iki örgüt (AKÇT ve Euratom) Avrupa Toplulukları’nı oluşturmuştur.
Bu üç önemli supra-national örgütün her birisi için farklı antlaşmaların bulunması ve hepsinin organlarının ve yöntemlerinin farklı olması, bu konuda da bir birleşme yaşanması gerekliliğini hissettirdiği için, 1965 yılında imzalanan Füzyon Antlaşması ile her üç topluluk için ortak organlar oluşturulmuştur.
Füzyon Antlaşmasını takip eden yıllarda, Avrupa Topluluklarına yeni üyeler katılmıştır.(4)
Füzyon Antlaşması ile birlikte ortak organlara kavuşan Avrupa Toplulukları, engellenemeyen bir hızda ekonomik entegrasyonu tamamlamaya devam etmişlerdir. Bu amaçla 1986 yılında Lahey’de imzalanan ATS (Avrupa Tek Senedi), çok önemli değişiklikler ve hedefler getirmiştir.
Küreselleşmenin önlenemez yükselişi ve yarattığı avantajları kaçırmak istemeyen Avrupa Toplulukları, ABD ve Japonya ekonomilerine rakip olacak bir ekonomi oluşturmak için 1985 yılında çalışmalara başlamışlardır.
Komisyon, 10 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanlarına, ekonomik entegrasyon için 300’e yakın mevzuat önerisi sunmuş ve 1992-Maastricht’e kadar, Topluluk içerisindeki her türlü engelin kaldırılması hedefi koymuştur (1992 Projesi).
1992 Projesi’ne giden süreçte, Avrupa Toplulukları bu projenin hayata geçirebilmesi için 1986 yılında, ATS’yi imzalayarak, projenin özünü, Roma Antlaşmaları’nın bir cüzü haline getirmişleridir.
ATS, Avrupa Toplulukları üyesi devletlerin önüne hedef olarak siyasi entegrasyonu, yani Avrupa Birliği’nin kurulmasını koymuştur.(5) Yine senet, dış politikada da üye devletlerin işbirliğini öngörmüştür. Gümrük Birliği ve Ortak Ticaret Politikalarında başarı yakalayan Avrupalı devletlerinin, üretim araçlarının serbest dolaşımı anlamına gelen Ortak Pazar’ın kurulması için tüm engelleri kaldırılması gerekliliği, hedef olarak senede açıkça işlenmiştir. ATS, getirdiği tüm bu yeniliklerin yanı sıra, Topluluğun yasama, yürütme ve yargı işlevlerinde(6) de önemli değişiklikler yapmıştır.
Bir Sonraki Bölüm: AB’nin tarihi devam… (Maastricht Antlaşması, Amsterdam Antlaşması ve Nice Antlaşması)
_______________
(1) Objektif kalmak adına, bu birliğin kuruluşunda yer almayan İngiltere, birliğe üyesi olabilmek için 1973 yılına kadar beklemek zorunda kalacaktı.
(2) Fransa dış işleri bakanı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950’de okuduğu bildirgedir. Bildirgede, Fransa ve Almanya’nın sahip oldukları kömür ve çelik endüstrisinin barışçıl amaçlarla kullanımı ve dağıtımının, bir üst organizasyona devredilmesinin, Fransa ve Almanya arasındaki barışın sağlanması için ön şart olduğu belirtilmektedir.
(3) 19. yy ve 20. yy başlarında bu iki ülke arasında üç büyük savaş yaşanmıştı.
(4) AB’nin genişleme süreci, ilerleyen bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Fakat bu noktada kısaca şu bilgileri vermekte fayda varıdır: 1973 yılında Danimarka, İrlanda ve İngiltere ile, 1981 yılında Yunanistan ile, 1986 yılında İspanya ve Portekiz ile Katılma Antlaşmaları imzalanmıştır. Bu süreçte Akdeniz ülkelerinin ve özellikle komşumuz Yunanistan’ın topluluk üyesi olması, iç siyasi çekişmelerle debelenen Türkiye’nin üyelik için önünde bulunan fırsatı tepmesine neden olmuştur. Belki Türkiye, 1960 ve 1980 darbelerini yaşamasaydı, üyelik başvurusunu 1959 yılında, birlikte yaptığımız komşumuz ile birlikte, 1981 yılında Avrupa Toplulukları üyesi devletlerin arasına birlikte katılacaktık.
(5) Avrupa Birliği hedefinin, yani siyasi konularda entegrasyon hedefinin resmi şekilde ilk kez AT mevzuatına girmesi, ATS’nin en önemli özelliklerinden birisidir. ATS’ye gelen süreçte, siyasi entegrasyon hedefi daima söz konusu idi, fakat bu konuda atılan somut adımlar daima başarısız olmuştu. 1992 Projesi olarak öngörülen hedefler, bugünkü AB’yi anlamamız açısından çok önemlidir.
(6) AT ve AB’nin bu tip işlevleri, ilerleyen bölümlerde ele alınacaktır.




Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...