Zor bir ideoloji anarşizm. Zor olması, teorisini bilenler açısından ideallerinin “ütopya” kabul edilmesinden, bilmeyenler içinse hâlihazırdaki tüm olumsuzlukların ona – çoğu kez haksız bir nedenle – yüklenmesinden kaynaklamaktadır. Ancak biz ‘Doğulu’ların sahip olduğu daha derin bir dezavantaj var. Bu dezavantaj, Doğuya ilişkin siyasal ve toplumsal tahlillerin “despotizm” olarak özetlenmesinde de görüldüğü üzere, otoritenin en genel ve yaygın biçimi olan “devlet” in nimet anlamında kullanılmasıdır. Bu, anarşist nüvenin güdük kalışının sebeplerinden biridir.
Ancak, her şeye rağmen, – anarşizm açısından – durumumuz çok da vahim değil. Her ne kadar anarşizmin mazisi bizde çok yeni olsa da, diğer ideolojiler de ülkeye onun kadar geç girmiştir. Yani gecikmiş, ancak diğerleri hesaba katıldığında çok da gecikmemiş bir ideolojidir.
Ayrıca, 80 sonrası dönemde yükselişte olan ve taraftar toplayan bir ideoloji olma özelliği taşımaktadır. Tabiî bunda, normalde olanın aksine, soldan kopuş da etkili olmaktadır. Hele bir de Osmanlıda dahi onun vücut bulabildiğini düşünürsek, ümitlenmemiz için daha çok nedenimiz var demektir. Çünkü, Osmanlı tipik bir imparatorluktu ve anarşizmin sıçrama tahtası olan “ulus devlet” deneyimini yaşamamıştı. Hiç şüphesiz Osmanlı’nın en büyük anarşist düşünürü Baha Tevfik’tir. Tevfik için Mete Tuncay; “Biraz materyalist, biraz anarşist yönelimli ve özgür düşünceli bir genç olduğu anlaşılan Tevfik, Hilmi çevresinin yanında kalmıştır” demektedir. Materyalizmi Türkiye’ye getiren isim olan Tevfik aynı zamanda ilk felsefe dergisini de çıkaran isimdir.
Tevfik’in en önemli eseri Felsefe-i Ferd adlı kitabıdır. Tevfik hakkında yapılan ‘liberal’ ya da ‘anarşist’ nitelemeleri, bu kitap ışığında daha net anlaşılabilir. İlk olarak belirtilmesi gereken, Baha Tevfik’in metodolojik olarak kesinlikle bireyci olduğudur. Yani o ideolojik bakışını ve argümanlarını dizayn ederken, bir şekilde birey üzerinden gitmektedir. ‘Toplum esas alınırsa birey de mutlu olacak ve gelişimini tamamlayacaktır’ türünden bir kolektivist ya da “kaçamak bireyci” yaklaşımı yoktur. Ona göre, hayattaki en önemli varlık bireydir. Bireysel psişiğin yasaları toplumsal psişiğin yasalarıyla ucu ucuna uyuşmamaktadır ve esas alınması gereken bireydir ki, en esaslı toplumsal ilkeler bireye ve bireyin özelliklerine dayanır.
Tevfik’in bunu destekleyen bir diğer yargısı, Antik Yunan düşünürlerini değerlendirirken görülür. Mesela Platon’un, bireye hiç önem vermediğini, “her şeyde” genelliği ve ortaklığı desteklediğini ve onun, bireyi topluma feda ettiğini söyler. Bu ifade bize, onun bireyci tutumuna ilişkin bir diğer ipucunu vermekle beraber, Platon’un “ortaklığa feda”sını eleştirmesi onun hiçbir şekilde kolektivist olmadığını da ayrıca göstermektedir. Bunu özellikle belirtmemdeki amaç, ilerde değinecek olduğum Tevfik’in “sosyalist devlet”e ilişkin yorumlarının onu sol çerçeveye sokmayacağıdır. Çünkü bireyci anarşizm, içinde sosyalist öğeler barındırmakla beraber bu öğeler tamamen birey iradeli olur ve asla bir devlet tahayyülü geliştirmez ya da içermez. Zaten geliştirme potansiyeli barındırdığı an anarşist çerçeveyi kaybeder.
Tevfik’e göre bireye önem, onu topluma bir şekilde bağlamak ya da ihtiyaçlarının bir şekilde yerine getirilmesiyle değil, hem onun toplumdan ayrı olabilmesini kabul etmeyle, hem de “her şey”de ya da “her sorun”da onun merkeze alınmasıyla olabilir.
Ona göre insanlar arasındaki maddi ve manevi karşıtlıkları ve bunun sonucu olan düşünce ve huy karşıtlıklarını kaldırmaya çalışmak, nasıl düşünsel zorbalığın gerçek kaynağını oluşturursa, bireye büyük bir önem vererek herkesin düşünce ve çabasına saygı göstermek ilkesi de, gerçek irade ve özgürlüğün en önemli yükselme noktasını oluşturur. Bu çaba ayrıca “doğaya ve doğallığa karşı durmak hatta onun üstüne çıkmak türünden bir hayal olur…” Onun kolektivist sol anlayışlı olmadığı gösteren bir diğer bahis işte burada geçen “maddi ve manevi karşıtlıkların kaldırılmanın düşünsel bir zorbalık” olduğunu düşünmesidir. Yani onun idealindeki anarşist birey, farklılıklarından arınmış bir birey değildir ve anarşist bir düzen kurulduğunda farklılıklar ortadan kalkmayacaktır. Çünkü bu doğaya aykırıdır.
Tevfik, tarihin – daha doğrusu tarihteki siyasal yönetimlerin – Platon’u esas aldıklarından yakınır: “Eğer Platon’un her şeyin – hatta çocukların bile – kamuya ait olması gerektiği yönündeki anlayışı değil de, bireyci kuramlar uygulansaydı, bugün dünya adım adım ücretli köleliğe geçmiş değil, özgürlüğün mutlu beşiğinde büyüyor olacaktı.”
Tevfik’in, “Geçmişin derinliklerinden çıkarılan bu bireyci kuramlar, Aristo’ya Organon’u, 19. Yüzyılın büyük ustalarından Herbert Spencer’a da Hükümete Karşı Birey’i yazdırmıştır” diyerek Spencer’ı övmesi, laissez faireci bir anlayışı benimsediği izlenimini vermektedir. Laissez faire’nin, doğallık ve müdahalesizlik anlamına geldiği düşünüldüğünde bu bize Tevfik’in sahip olduğu diğer bir anti-kolektivist damarı göstermektedir.
Tevfik, sadece ideal olana ilişkin ya da geleceğe ilişkin yorumlar yapmamış, hali hazırdaki durum içinde yorumlarda bulunmuştur. Mesela “… Bu temel ilkeler ortaya konulmadıkça ve her türlü noksanlıklarımızın, her türlü acizliklerimizin, hatta yoksulluk ve gereksinimlerimizin bile hafifletilmesini ve tedavisini hükümetten bekledikçe özgürlüğümüzün düzeyinde yükselmeyi değil alçalmayı beklememiz gerekir” yargısı onun, hali hazırdaki sorunlara karşı alınması gereken tavrın ancak liberal bir tavır olduğunu düşündüğünü göstermektedir.
Tevfik, insanların hükümetten hem fabrika açmasını istemelerinin hem de özgürlük talep etmelerinin çelişki olduğunu söyler: “Madem ki onu bütün işlerimize vekil atadık, her şeye karışmak hakkıdır.” İşte bu bize Tevfik’in en sağlam liberal damarlarından birini vermektedir. Çünkü, örneğin liberallerin, sosyal devlet denemelerine ve politikalarına karşı gösterdikleri en temel tepkilerden biri, devlete midesinden bağlanan bireyin zamanla özgürlüğünün törpüleneceğidir. Tevfik’in hükümetin etkin olmasını savunanlara karşı verdiği cevap da bunu açıkça göstermektedir: “Böyle bir etkinliğin yalnız memurlar arasında cereyan edeceğini zannederler de var… Hâlbuki bu etkinliğin sınırları hükümeti daima aşar. Ve çok aşar. Üstünün buyruk ve isteğine boyun eğmek istemeyen memur nasıl yaşama ve geçinme zorunluluğunu düşünerek bu fikrinden vazgeçerse hükümetle ve memurlarla işi olan her birey de başarıya ulaşmak ve rahatlamak için daima onlara yoldaşlık eder ve bizde her iş memurlardadır.” Bu yargılardan anlamamız gereken bir diğer şey de sosyal ya da müdahaleci devletin özgürlükçü olmadığı, ya da ilerde değinilecek olan Tevfik’in arzuladığı “sosyalist bir aşamanın” müdahaleci ya da (devlet eliyle) dönüştürücü bir nitelik taşımadığıdır.
Bir önceki alıntının yapıldığı makalesinde Tevfik hükümetin sınırına ilişkin bazı tespitlerde bulunmaya devam eder: “Etkin (müdahale ve yönetim alanı geniş) bir hükümet uzun uzadıya soru, açıklama, ulusal denetim gibi ulusun meşru haklarını tanımak istemeyen hükümettir… eleştirilere katlanmayan, halkın düşüncelerinden korkarak onun sakin ve suskun kalmasını sağlamaya çalışan hükümettir… böylece etkinliğini uyrukları üzerinde göstermeye çalışan hükümetten yarar değil zarar beklenmelidir…”
Anarşistlerin genel olarak otoriteye, özel olarak devlete ilişkin yargıları onun bir an önce ortadan kalkması ve onsuz bir düzen kurulmasıdır. Bu nedenle anarşistler halihazırdaki sistemi temelden reddederler ve bu sistem içinde herhangi bir örgütlenmeye gitmezler. Onların ki hem illegal hem de örgütten ziyade birlikteliktir. Tevfik ise bu makalesinde, hükümetin etki ve müdahale alanını eleştirdikten sonra devletin “hiç olmaması gerektiği”ni belirtmek yerine – bugün anarşist devrim olmayacağına göre – bugün için tahammül edilebilecek hükümetin nasıl olması gerektiği yorumlarda bulunmaktadır. Bundan benim anladığım Tevfik’in ikinci en iyi gördüğü liberal bir devlettir. Bunu belirtmemin iki sebebi var: Birincisi muhtemelen sol-anarşist birinin hâlihazırdaki sorunlar için yeğleyeceği “en iyi ikinci”, muhtemelen sosyal devlet olurdu. İkincisi ise Tevfik’in ortalama bir anarşiste göre mevcut duruma ilişkin daha duyarlı olduğudur. Zaten ilerde kendi cümlelerinden göreceğimiz gibi onun anarşizmi evrimseldir ve geleceğe ilişkindir. İşte bu iki nokta onu, kolektivizmden uzak tutmaktadır.
Bu yargıma ilişkin bir delil, Tevfik’in kendi sözleri ve kendi yargısına dayanak yaptığı analizler olabilir: “Halk manevi düzeyini yükselterek kendi kendisini sevk ve idare edecek bir olgunluk derecesine ulaşmadıkça aşırı özgürlük; pek zararlı sonuçlar verebilir… Yüzyılın gerçekleri halk arasında tamamıyla yayınlanıp genelleşmelidir ki siyasi durumlarda itidal ve sükûnet ortaya çıkabilsin; böyle olmadıkça hükümet biçimi ister isdibdad olsun ister meşrutiyet; gerçekte hepsi birdir… Halk hükümete ihtiyacı olduğuna dair nazlanmadıkça onu kendi hususiyetleri arasında bulacak ve bir dakika bile gerçek özgürlüğünü kazanmış olmayacaktır… Bu kesin yargılardan biz şu sonucu çıkarıyoruz: Gerçek özgürlük hükümetin biçiminden çok bireyin tahsil ve terbiyesiyle irfan seviyesinin mümkün ölçüde yükselmesiyle mümkündür.”
Tevfik’in son makalesi akılda kalan bazı soruları giderirken bazı soruları da beraberinde getirmektedir. Tevfik’e göre hayat, biri diğerinin zıddı olan iki zıt uçtan oluşur. Bu uçlardan birinde birey, diğerinde toplum bulunur. Birine yaklaştıkça (ya da önem verdikçe) diğerinden uzaklaşılır. Birey felsefesinin aşırı taraftarlarınca toplum hayatı doğal olmayan, gereksiz ve zararlı olduğu gibi, toplumsal felsefenin yine aşırı taraftarlarınca da birey kendi başına bir hiçten başka bir şey değildir.
Tevfik bu tasnifi yaptıktan sonra olması gerekene ilişkin kendi yargısını: “İşte bu iki zıt nokta sallanan yaşamın aşamaları kendine özgü dengeyi sağlayamayınca ortaya çıkan durumlar dostumun (Memduh Süleyman Bey) betimlediği gibi bir takım çılgınlıklardan, ahlaksızlıklardan cinnetlerden ibaret oluyor…” Bu yargı tipik bir bireyci anarşist yargıdır. Çünkü bireyciler bireyin hem “kendisi olmasını” hem de altruist ve diğergâm olmasını öngörür. Bu akla takılan sorulardan birini giderir. Yani, bu yargıdan anlaşılabilecek bir şey, tüm bireyci anarşistler gibi Tevfik’in de ideal olanın “homo ekonomikus” olmadığını savunduğudur. Ancak burada, bir homo ekonomikus taraftarının da itiraz edeceği çok şey olmadığını düşünüyorum. Çünkü Tevfik’in bu “dengeci tahayyülü” tamamen ideale ilişkindir ve Tevfik, zaten evrimsel olarak dünyanın oraya gittiğini savunur. Yani bugün için homo ekonomikus türünden davranışların ve onların sonuçlarının bir şekilde engellenmesi gerektiğine ilişkin her hangi bir yargıda bulunmamaktadır.
Tevfik devam eder ve: “Burada son olarak bir şeyden daha söz etmek istiyorum… Büyük yazarlar sosyalizm ile anarşizmi birbirine pek yakın sayarlar. Hatta sosyalizm biraz şiddetlenirse örneğin “komünizm” düşünceleriyle karışırsa hemen anarşistliğe dönüşür. Bu kadar yüzeysel mütalaaya hiçbir meselede tesadüf etmedim bence sosyalizm birey ve bireyin meziyetleri aleyhine toplum hayatını güçlü kılmaya çalışan bir toplumsal öğretidir” der. Buradan Tevfik ile sosyalizm ya da onun türevleri arasındaki mesafe açıkça anlaşılmaktadır.
Devamında Tevfik’in sosyalizme ilişkin söyledikleri hem yazının tamamı okunmadığı hem de, bireyci anarşizm yeterince mütalaa edilmediği ya da anarşizmin doğasına aykırı bir biçimde bu özellikler fazla tek tipleştirildiği için kafa karıştırıyor gibi görünmüştür. Ancak, aslında Tevfik kafa karıştıran pek bir şey söylememiştir: “Devletler kendi kuruluşlarını akla uygun kuramlara dayandırmak gereğini hissettikleri gün mutlaka sosyalizmin ek yardımına sığınacaklardır. Yani kanımca dünyada akla uygun bir hükümet kurmak gerekirse ve her hangi bir nedenle bunu onaylarsak şuna da kani olmalıyız ki o hükümet kesinlikle sosyalist hükümet olacaktır. İnsanları kardeş etmek ve onlar arasında eşitlik sağlamak düsturunu en geniş yetkiyle bağırabilecek ağızlar ancak sosyalistlere özgü ağızlardır.” Hem alıntının devamını hem de takip eden yerlerini yok sayarsak ya da yeterince irdelemezsek elbette akılda soru kalabilir.
Bir kere Tevfik, sosyalist bir aşamadan ziyade “sosyalist ağızlardan” bahsetmektedir. Yani sosyalist jargonun kullandığı değerleri Tevfik benimsiyor ancak bu değerlerin “Marksist zuhur”undan bahsetmiyor. Yani bir “geçiş aşaması”ndan dem vurmuyor. Devamında Tevfik sosyalizm ile anarşizmin birbirinin kardeşi değil, düşmanı olduğunu söylüyor.
Zaten yazının devamında insanlığın önce sosyalistliğe sonra da anarşizme ulaşacağını ve bireyselliğin bütün bağımsızlığını duyumsayacağını söyler. Zaten bireyci anarşizm toplumsal anarşizmden farklı olarak devrimci değil evrimcidir. Bunun dışında tüm anarşist ekollerde kendiliğindenlik esastır ve anarşist birey “sosyalist davranışları” herhangi bir proje sayesinde değil kendiliğinden, kendi isteğiyle yapacaktır.
Sonuç olarak evrimci bir düşünceye sahip olan Tevfik – ki yazısının bir bölümünde de son yirmi beş yılda değişen bilimlerin toplumsal biçim ve ahlak diye öğrendiğimiz şeyleri değiştireceğini söyler – nihaî olarak anarşizme ulaşılacağını söyler ve bireyin özgürlüğü her şeyiyle hissedeceğini söyler. Şimdi sorulması gereken tek bir soru kalmıştır: Tevfik liberal midir yoksa anarşist midir? Benim anladığım kadarıyla Tevfik, bugünün liberali, yarının anarşistidir.




Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...