| Tarihin Adı: Urfa |
| Yazan Müslüm Üzülmez | |
| Çarşamba, 22 Ekim 2008 | |
|
http://www.uzulmez.info/muslum
"Yasaklı levhalar anlatır gerçeği" M. Hicri Urfa; tarihin, uygarlıkların, inançların, kimliklerin harmanlandığı gizemli kadim bir kenttir. Gizemli kadim bu kenti, Misbah Hicri'nin kaleme aldığı "Tarihin Adı: Urfa" adlı eserle tanımaya çalışmak, hem zevkli ve hem de öğretici: "Mezopotamya'nın tarih kokan, kanla sulanmış, medeniyet ve uygarlıkların can bulduğu toprakları, ağıt, ezgi ve hawarları yanında güzelliğini, görkemini, kadim sevdasını" anlatıyor. Misbah Hicri, on parmağında on marifet olan bir arkadaşımız: Şairdir, yazardır, gazetecidir. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazmaktadır. Üzülmekle haklıdır. Çünkü sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin yaşadığı dönemin tanıklarıdır. Bu tanıklık, sanatçı ve yazarın uçsuz bucaksız düşsel dünyasında anı, fotoğraf ve yazılarında kalıcılaşınca çok farklı bir anlam kazanmaktadır. Sanatçılar, yazarlar ve gazeteciler topluma karşı sorumlu olduklarından biraz da buna mecburdurlar diye düşünüyorum. Dünyanın çok hızlı dönüşü, teknolojinin akıllara durgunluk verecek şekilde gelişimi ve ilerleyişi; alışkanlıkları, yaşam biçimlerini, tüketim kalıplarını sürekli değişime zorluyor, değiştiriyor. Hızla değişen yaşamın an'larını yakalayıp gelecek nesillere aktarmak, ancak sanatçı, yazar ve gazetecilerin sayesinde mümkündür. Misbah Arkadaşım işte bu sorumlulukla yaşama tanıklık ediyor ve bu tanıklılığını yazarak duygu ve düşüncelerini hem bizlerle paylaşıyor ve hem de tanıklığını ölümsüzleştiriyor. Yok olan, eskiyen meslekleri ve sanatkârlarını yakından tanımak tarihsel gerçeklik olduğu kadar, sosyolojik ve psikolojik/duygusal zenginliktir. Marx'ın da önemle vurguladığı gibi, sosyal güçlerin ve bilimsel uygulamaların tarihsel değişimdeki en önemli belirleyicisi ekonomik koşullardır. Bu meslek ve nesnelerin kayboluşunun nedeni, ekonomik koşulların değişmesinden kaynaklanıyor. Yok olan meslekler için seçilen sade mekânlar, bu mekânlarda dökülen göz nuru ve alınterinin mübarekliğiyle harmanlanan yoğun emek, her zaman anılmaya değerdir. Dün olmadan bugün, bugün olmadan yarın var olabilir mi? Akıl hünerinin birer nişanesi olan bu mesleklere karşı nankör olmamalıyız: Zarafet, ince işçilik, dikkat ve titizlik isteyen bu meslekler, bizleri eski zamanlara bağlayan çok önemli bağlardan biridir. Bu meslekler eski kültürümüzün birer birikimidir: İçlerinde çok şeyi saklamaktadırlar. Yazarımızın üzüldüğü bir diğer olay, taş işçiliğinin harika birer örneği olan cami, havra, kilise, han, hamam, kervansaray, konak, köprü ve kışla gibi özgün ve güzel mimari yapıların, tarihî eserlerin çoğunun harabeye dönüşü, talan edilişi, daha doğrusu korunmaması veya korunamamasıdır. Oysa bunları koruyabilir ve birçoğunu müze, kütüphane, okul, öğretmen evi gibi kamusal alanda birer hizmet binaları yapabilirdik. Misbah Hicri arkadaşımız, taş işçiliğinin ve mimari özgünlüğün emsalsiz örnekleri olan güzelim tarihî yapıların yok oluşuna, harabeye dönmesine, virane oluşuna üzülmekte, kederlenmekte. Yetileri ölçüsünde, hiç değilse geriye kalanların koruma altına alınması, onarılması için çaba sarf etmektedir. Çeşitli gazete ve dergilere konuyla ilgili yazılar yazmakta, kitaplar yayınlamakta. İnsanları, özelliklede yöneticileri duyarlı davranmaya davet etmektedir. Bu gayretlerinden dolayı arkadaşımızı yürekten kutlarken; Urfa başta olmak üzere, Dicle-Fırat arasında, daha doğrusu Kürt coğrafyasında Süryanilere, Keldanilere, Ermenilere, Yahudilere, Kürtlere, Araplara ve Türklere ait var olan tarihî eserlerimizin bir bir yok oluşuna değinmekte yarar olduğunu düşünüyorum. Çünkü; Misbah Hicri'nin de "Teketek Dağları ve Kaybolan Güzellikler" başlıklı yazısında yazdığı gibi, tarihî eser ve doğal mekanları "[t]arihten gelen görkemleri ile bu topraklar canlanıp müjdeler sunacağına, suskun virane bir halde durmaları insan ve elinden darbeler yemesi üzüyor. Ama ben yinede onların boş durmadıklarına inanıyorum. Toprağın inleyişi, rüzgarın suskunluğu, suyun sessizliği, kuraklığın yakıcılığı; hepsi, acıların, yoksulluğun, kimsesizliğin, çaresizliğin, zavallılığın, yıkılmışlığın yok olmamanın mücadelesi için direniyorlar". (s: 133) Tarihî eserlerin tahribat nedenlerini, Savaşların, talanların ve doğal afetlerin dışında; Doğal Aşınma, Kaçak Kazı ve Define Arayıcılığı, Köylülerin Tarihî Eserlere Sahip Çıkmaması, "Öteki"ne Ait Olan Tüm Değerleri Tarihten Silme Mantığı diye sıralayabiliriz. Bunlardan Kaçak Kazı ve Define Arayıcılığı, Köylülerin Tarihî Eserlere Sahip Çıkmaması ve "Öteki"ne Ait Olan Tüm Değerleri Tarihten Silme Mantığı hakkında kısa da olsa değinmekte yarar var bence. Kaçak Kazı ve Define Arayıcılığı İslam âleminin ünlü tarih ve sosyal bilimcisi İbn Haldun, 629 yıl önce, define avcıları için şunları yazmaktadır: "Akılları zayıf olan kimseler yerde gömülü olan define ve hazineleri aramaya düşkündürler. Onlar bu araştırmalarıyla kazanç temin etmek isterler. Bunlar eski kavimlerin bütün servetlerinin yer altında gömülü olup, bütün bu servetlerin tılsımlı ve sihirli mühürlerle mühürlenmiş olduğuna ve ancak bu tılsımların ilmine vakıf olanların, bu tılsımların çözülmesine hizmet eden buhur ve kurbanlar getirenlerin, bunları çözen dualar bilenlerin bu tılsımlı çözebileceğine inanırlar." (Mukaddime-II, (Çev: Zakir Kadrî Ugan), MEB Yayınları, İstanbul 1989, s: 330-331.) "Akılları zayıf olan" bu kimseler, yani defineciler, yeraltında yatan hazinelere sahip olma ve arama tutkuları sonucu hayal güçlerini kullanarak, tarihin çeşitli evrelerinde Bölgemizde hüküm süren medeniyetlerin, kavimlerin ziynet ve değerli eşyaların, altınların, hazinelerin gömülü olduğu düşünülen yerlerde kazılar yapıp, tarihî ve "kültürel hazine"leri zalimce talan ediyorlar. Ve bu şekilde tarihî harabelerin, yapıların, mezarların, kilise ve cami kalıntılarının altını üstüne getiriyorlar. Bunlar, sadece tarihî eserlere zarar vermekle de kalmıyor, tarih ve geçmişi de yağmalıyor, tahrip ediyorlar. Oysa Kültür ve Turizm Bakanlığı; 27.07.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi Gazete'de 5226 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu İle Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ve 27.01.1984 tarih ve 18294 sayılı Resmi Gazete'de Define Arama Yönetmeliği'ni yayınlamıştır. Kanun ve yönetmelikte, hangi alanlarda arama ve kazı yapılabileceği, kazıların nasıl yapılacağı, kazıların hangi resmi görevliler eşliğinde olacağı bir bir belirlenmiş ve hükme bağlanmıştır. Ama kim takar kanunu, kim takar yönetmeliği! Eski şehir harabeleri, ören yerleri, Ermeni, Süryani, Keldani ve Müslüman mezarlıkları, kaya ve mağara oyukları ve daha birçok yer define avcılarının (altın arayıcılarının) yasadışı, bilinçsiz ve akılsız kazılarına hedef oldu/oluyor. Ve bu kazılar sonucu tarihî eserler, yapılar, mezarlar, doğal güzellikler, eşyalar zarar görüyor, yağmalanıyor, tahrip ediliyor. Cumhuriyet tarihinin yarısından fazlası "Sıkıyönetim" ve "Olağanüstü Hal" ile geçen Kürt coğrafyasında define avcılarının bu kadar pervasız hareket etmeleri insanı doğrusu düşündürüyor! Köylülerin eserlere sahip çıkmaması Köylülerin tarihî yapıları, mağaraları samanlık ve hayvan barınağı olarak kullanmaları; tarihî yapılara ait taşları sökerek götürmeleri ve ev/bina yapımında kullanmaları tarihî yapıların tahribinde çok önemli bir nedendir. Köylüler; tarihî yapıların insanlığın birer bilgi hazinesi, kültürel ve turistik değerler olduğunu; bu yapıların, bu eserlerin kendileri için, gelecek nesiller için, hem köyleri için ve hem de ülkemiz için bir zenginlik olduğunu düşünemiyorlar. Hazinenin üzerine oturmuşlar, ama bunu bilmiyorlar, bundan haberleri yok! Bu durum, insanlarımızın, köylülerimizin tarih bilincinden ne kadar yoksun olduklarını göstermektedir. "Öteki"ne ait olan tüm değerleri tarihten silme mantığı Dicle Fırat arası, daha doğrusu Mezopotamya; kültürlerin, inançların varoluş ve yayılış merkezidir. Burada yaşayan yüzlerce etnik ve dinsel inanç sahibi, kendilerine ait, her türden kültürel eser geriye bıraktı. Ama savaşlar, çatışmalar, "öteki"ne tahammülsüzlük sonucu yer üstündekilerin çoğu yok oldu. Bilgi, belge ve tarihî yapılar nasıl var olsun? 639 yılında İslâm orduları Urfa'yı, Diyarbakır'ı, daha doğrusu yaşadığımız coğrafyayı ele geçirdiğinde, fetih esnasında ve sonrasında eskiye ait; eski inanışlara, eski kültürlere, bilimlerle ilgili ne kadar yapı, kitap, belge ve yazılı çizili, resimli nesne varsa çoğu talan edilmiş, yakılmış, yıkılmış, imha edilmiştir diyebiliriz. Bunun en önemli belgesi Mukaddime'dir. İbn Haldun; "Elimize geçmeyen ilmî eserler, elimize geçenlerden daha çoktur. Halife Ömer (onu Tanrı yargılasın), Fars feth olunduğunda eski Farslardan kalma eserleri yok etmeyi emretmiş olduğu için, Farsların ilimleri ve eserleri yok oldu gitti. Keldanîlerin, Süryanîlerin ve Babil ahalisinin ilimleri, kendi çağlarında bilginlerin meydana koydukları eserler ve bunların neticeleri nerede?" (Mukaddime-I, (Çev: Zakir Kadrî Ugan), MEB Yayınları, İstanbul 1989, s: 91-92.) diye haklı olarak sormakla kalmayıp, çok kıymetli bilgi ve belgelerin nasıl yok edildiğini, tarihe önemli bir not düşerek belgelemektedir "Öteki"ni tarihten silme mantığı, ilkel duygular bugün de halen devam etmektedir. Örneğin ünlü yazar ve şair Sezai Karakoç, tüm arkeolojik kazılara, çalışmalara, eski uygarlıkların gün ışığına çıkartılmasına karşıdır. Çıkış Yolu adlı eserinde korkusunu bir feryat halinde haykırmaktadır: "Toprak ayağımızın altından kayıyor. Bundan haberiniz olsun, toprak ayağımızın altından kayıyor. Çünkü: bu toprağın bir anlamı var. Siz bu anlamı vermeseniz bu toprağa, bu toprak, islâm toprağı, Selçukluların toprağı, Osmanlıların toprağı, siz onun anlamını kaybedersiniz, o toprak da sizi terkeder. Ayağınızın altından çekilir gider. Birileri de zâten çekiyorlar ayaklarımızın altından. Nasıl çekiyorlar? Hatta, öncelikle, âdeta maddî olarak çekiyorlar. Yerin altındaki eski medeniyet kalıntıları, diye bize çıkartıyorlar onları. Yerin altından çıkan o medeniyet kalıntıları, bizim için mezar olacaktır. Eğer uyanmasak, eğer dirilmesek, o mezarımızdır. Yerin altından çıkardığımız lahitler sizin mezarınız olacaktır. Çıkartmayalım mı? Çıkartmak zorundasın. Çünkü: öylesine bir telkin altına alınmışsın ki, o kadar büyük bir baskı, manevi baskı altındasın ki, çıkartacaksın onu. O halde, çözüm? Çözüm var. Çözüm şudur: Yahya Kemal demişti ki: "alt altta, üst üstte." Yani alttakileri hiç çıkartmayalım, kalsın. Biz, alttaki medeniyeti altta bırakıp, onun üstünde olan bizim medeniyetimizi, Osmanlı Medeniyeti'ni üstte yaşatalım " diye. (Çıkış Yolu-II, Diriliş Yayınları, s: 136-137) Sonuç: Doğa koşulları, savaşlar, yıkımlar, bilinçsiz define arayıcılığı, "öteki"ne ait olan tüm değerleri tarihten silme mantığı; sahipsizlik, bilgisizlik, cahillik, ve tarih bilincinden yoksun oluş bölgemizdeki tarihî kültürel varlıkların yok oluşunu hazırladı. Bugün dahi, var olanların kıymetini bilemiyoruz. Olanları ise ne yazık ki koruyamıyoruz: Bölgemizin uygarlık tarihindeki önemi ve yerini yeterince kavrayamıyoruz. Oysa Yakındoğu'da en eski tapınağı yapanlar Göbekli Tepeliler (Urfa); ilk yerleşik hayata geçenler ise Çayönü (Ergani), Nevala Çori (Hilvan), Hallan Çem (Silvan) gibi yerleşim yerlerinde yaşayanlardır. Ona göre yaşadığımız coğrafyanın tarihî zenginliğinin ve farklılığının kıymetini ve bu tarihin, "meleklerin küllerinden yaratılmış" yasaklı bir halkın mirası olduğunu bilelim. Ve tarih, tarihini bilmeyenleri kayıtlarından sildiğini de unutmayalım! *** Yazarımız kitabında hep bardağın dolu tarafından bakıyor. İyi ve hoş şeyler anlatıyor. Ben, yazarların olaylara ve olgulara eleştirel bakmaları gerekir diye düşünüyorum. Ölçülü, kimseyi kırmadan, kimseyi incitmeden eksik yanlarımızı, kusurlu yanlarımızı, yanlışlarımızı da yazmalıyız. Örneğin, kitapta "Sıra Geceleri" çok tatlı bir dille anlatılmış. Sıra Geceleri dayanışmanın, yardımlaşmanın, stres atmanın, bilgilenmenin, usul ve erkân öğrenmenin bir vasıtası olarak sunulmuştur. Benim bildiğim Sıra Geceleri, erkek erkeğe (kadınlar ancak mutfakta erkeklere hizmet için vardırlar), insanların belli günlerde bir araya gelip yiyip-içtikleri, müzik eşliğinde eğlendikleri gecelerdir. Hali vakti yerinde olanların, yani "beyaz" Urfalıların gecesidir. Her Urfalıların gecesi değildir. Fakir-fukaranın, işçi-köylünün bu gecelerde ne yeri var, ne de konumu müsaittir. Orada ancak, olsa olsa eğlenecek beylere hizmet için bulunurlar. Umarım yanılıyorum! *** Tarihin Adı: Urfa, bildiğimiz şehir rehberlerinin çok ötesinde bir eser. Şiirsel, edebi bir dille kaleme alınmış; bazen türkü tadında, bazen de ağıt acılığını taşımakta. Anlatım güzel, konulara vakıf olma ise kitabın bir başka güzelliği. Bölge ve Urfa hakkında bilgi edinmek, araştırma yapmak isteyenlere, merak edenlere, tarihe ilgi duyanlara ve kitap okumayı sevenlere kitabı bulup okumalarını öneririm. Misbah arkadaşım, eline sağlık. Ferasetin her daim açık olsun. Yeni, güzel kitaplarını dört gözle bekliyorum. Bu Sayfayı Sosyal İmleme Mekanınıza Kaydedin!
Bu Yaziyi Tuttum!
Kaydet/Paylas
Bunu Email'lemem Lazim!
Hit: 569 Trekbek(0)
Yorum Ekle!
Etiketler: Tarihin adı: Urfa Misbah Hicri mezopotamya tarih İbn Haldun |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 22 Ekim 2008 ) |







































