Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

konuk_yazarTDK hakkında şunları iletiyor;

1. Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartlarin bütünü.

2. Kişinin kim olduğunu tanıtan belge, hüviyet.

3. Herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü.



‘Kişinin kim oldugunu tanıtan belge, hüviyet’te hangi nitelik ve özelliklerimiz iletiliyor? İsim, soyisim, doğum tarihi, doğum yeri, cinsiyet vs. Hiçbiri kendi tercihimiz değil. Zaten bireyin kimliği de, kimlikte yazılanlarla sınırlı değil çok sükür… ‘Beşiktaşli Arif’, ‘Solcu Mehmet’, ‘Bıyıklı Ahmet’… Saçımızın şekli, bıyığımız, sakalımız dahi bazen bilinçli olarak vurgulamak istedigimiz kimliklerimizin dışa vurumudur. Üst, başta bile bu vurgulanabilir… Sen takım elbise giyersin, ben sportif, bir başkası marka giymeyerek kimliğini dışa vurur… Bunlar insanların kendi tercihleridir… Fakat bugün kıyamet kopuyorsa bunun en büyük sebebi bireyin kendi tercihi olmayan kimliklerden kaynaklanmaktadir… Şimdi bu kimlikler kötü bir şey midir orasını bilmem fakat;Kimlik, ne kadar gizlenirse gizlensin, ne kadar insane, kendi tercihiyle dahi olsa, redderse reddetsin, ne kadar önemsiz olduğu vurgulansa da vurgulansın, gün gelip de şartlar oluştuğunda, ortam oluştuğunda en ‘kimliksiz’ bireylerde dahi ortaya çıkacak olandır. Şöyle ki;

Efendim, liseyi bitirmiş, yeni bir okula, yeni bir hayata başlamışım. Okulun ilk günü. Daha okula dahi ikinci veya üçüncü gelişim. Herşey, herkes yeni benim için… Kendine has bir dili olan Friesland’deyim… Bu kadar Türk’ün, başka şehirlere oranla, az olduğu ortam ve okullara alışık olmadığımdan gözlerim hep Türk arıyor… Neyse, ilk senemizin ilk dersi oldugu için ders doğal olarak bir kitabın önsözü gibi… İşte okul şöyle bir okul, şu imkanlar var falan, filan… Sonlara dogru ögretmen ögrencilerde sırayla kendilerini tanıtmalarını istedi. İşte adım şu, şurada doğdum bundan önce şu okulda şu eğitimi aldım, ileride de bilmem ne olmak istiyorum. İşte ne bileyim, bu eğitimi seçme sebebim şunlar bilmem ne, bilmem ne…

Sıra bana geldi. Ben de herkes gibi tanıttım kendimi. Bitirdikten sonra ögretmen; ‘Hangi ülkeden geliyorsun?’ diye sordu… ‘Türkiye’ dedim… Bu sorudan rahatsız olduğumu belli etmek için de, yumuşak ses tonuyla bir gülümseme ilave ettim; ‘Bundan gurur da duyuyorum’… Neden bilmiyorum ama gülüşenler oldu… Hayır, hayır aslında şu ana kadar ilginç bir şey olmadı. Asıl bundan sonrası önemli…

Ders vakti bitmeden ögretmen bizlere kaynaşmamız, konuşmamız için bir fırsat verdi. Ben, benim gibi yabanci uyruklu olan Hırvat arkadaşın yanına gittim. Onca insan içinde kendime en yakın onu görüyordum. Belki de ögretmenim ona da, bana oldugu gibi ‘nereden geliyorsun?’ sorusunu sormasının etkisi vardı. Evet sırf benim gibi yabancı olduğu için gittim yanina… Sırf kendisiyle paylaşabileceğim, onun dilinden, bir iki cümle söylemek için gittim yanına… Bir kaç saniye sonra yanımıza başka biri yaklaştı… Yaklaşan kişinin de yabanci olduğu ten renginden anlaşılıyordu. O da yanimiza geldi, belli ki o da bizi kendine en yakın olarak görüyordu…  Üç yabancı konuşmaya başladık.

Ee, buraya kadar da pek bir şey yok aslında. Fakat es geçilmemesi gereken bir detay var; koca sınıfta yabancı sayısı üç idi… İşte önemli olan bu detay…  Bu çoğuldan olmadığını belli etme çabası mıdır, dışlanma korkusu mudur, ezilmişlerin ittifakı mıdır yoksa eziklerin ittifakı mıdır bilmem… Ama bir bağ oluşturduğu, kurduğu kesin…

Bunun devamı da var… Efendim, biz konuşmaya devam ederken, onca Hollandalı öğrenci içinde yanımıza yaklaşan bir tek Hollandalı oldu. Ve onda da es geçilmemesi gereken bir detay var; o da ben ve Hırvat arkadaş gibi, aynı bölgeden buraya her gün okumaya geliyordu… Aynı büyük şehri paylaşıyor, aynı trene biniyor, aynı cadde ve sokaklarda dolaşıyordu…  Ve  evet sırf bu yüzden yanımıza yaklaştı, bizimle konuşmaya başladı…  Ve bunu Hollanda gibi hemşerililik duygusunun, Türkiye’ye göre zayıf olduğu bir ülkede yaptı…

Evet tüm bunlar size doğal gelebilir. Öyledir de zaten… Fakat anlatmak istediğimde tam olarak bu. Ben o Hırvat arkadaşın yanına ortak bir özelliğimiz var diye gittim. Sonradan yanımıza gelen siyah tenli arakadaş da aynı sebepten yanımıza  geldi.  Üçümüzü de birleştiren ortak nokta ‘yabanci’ olmamazdı… Bizi bu etiket birleştiriyordu… Yanımıza gelen tek Hollandalı arkadaş da ben ve Hırvat arkadaş gibi ‘Groningen’li oldugu için yaklaşmıştı… Hepimiz önemli bulsak da, bulmasak da ‘kimlik’ nedeniyle bir araya gelmiştik… Bu anlattığımda ‘kimlik bilinci’ fazla göze batmıyor… Bu olay benim ‘kimliklerime’ daha da sarılmamı felan da sağlamadı. Masumane ve gayet normal, sıradan bir olaydı…

Amma… Kimi durumlar var ki her hangi bir etiketi ömrünüz boyunca reddetmenize ragmen bir kaç dakika içinde kabul edebilir, benimseyebilirsiniz… Belki de ben çabuk gaza gelen biriyim, bilemiyorum…
Siyasetle iç içe bir bölümde okuduğum için derslerde hocaları dinlemekten çok, ögrenciler siyaset tartışıyor… Benim yaşadığım Groningen bölgesinin doğusu, ki yaşadığım şehri de ilave edebiliriz buna, Hollanda’da ‘sol’un kalesi’ olarak biliniyor… Bizim sınıfın da önemli bir çoğunlugu, hatta 3-4 kişi hariç hepsinin siyasi fikirleri merkez sağ söylemlerden başlıyor… Bu merkez sağ, Türkiye’deki merkez sağın en sağ ucunda diyebiliriz… Artık kafanızda nasıl bir ‘merkez sağ’ ortaya çıktı bilemiyorum ama, arada sırada rahatsız edici olduğunu söyleyebilirim… İşte bu merkez ve sağ fikirli, vakti zamanında Pim Fortuyn’cü, şimdilerde Geert Wilders sempatizanı bu adamlar ‘Doğu Groningen’ ve insaniyla alay etmeye başladılar… Açıkça söyleyeyim ki, ben o güne kadar kendimi ne ‘Dogu Groningen’ ile, ne ‘Groningen’ ile ne de oranın insanıyla  özleştirmiş biriydim. Hatta lisedeyken sırf Groningen insanına gıcıklık oslun diye SC Heerenveen’i destekliyor, sırf Groningen’in ezeli rakibi oldugu için ona sempati duyuyordum… Evet belki ben de onlar gibi vakti zamanında o insanlarla alay etmiştim… ‘Proud to be a farmer’ sloganlarıyla alay etmiştim… Ama onların alay etmeleri bana çok koydu… Neticede bende orada doğmuş biriydim… Ben alay ederdim ama baskalarina ettirmezdim… Belki saçma bir düşünce bu, ama bir çok konuda aynı tutumu sergilediğimi söyleyebilirim… ‘Komünist yuvasi’, ‘köylüler, çiftçiler’ diye alay ediyorlardı… İşte o günden sonra, o güne kadar reddettiğim gizli saklı kimliklerim ortaya çıktı… Evet, ben ‘Groningen’liydim, hatta ‘Dogu Groningen’liydim, komünist değildim belki ama, o ‘komünist yuvası’ndan geliyordum. ‘Köylüydüm, çiftçiydim’, ‘Groningence’ de konuşuyordum… ‘Proud to be a farmer’ lan, var mi ötesi?..

Bazen bu küçücük olaylar bile, bir de çabuk gaza geliyorsanız, kimliğinize daha sıkı sarılmanıza vesile olabiliyor. Bazı aydın kılıklıları duyuyorum, Avrupa’daki Türkleri küçümsüyorlar. Vay efendim milliyetçiymişler, muhafazakarmışlar… İşin ilginci aynı zatlar kendi ülkelerinde aynı değilse bile benzer bir durumda olanlara sempati besliyor… Fakat durumlarının benzer olduğunu görmezden geliyor. Tabi biri iç’te, digeri diş’ta oldugu için biraz siyasi duruşta farklılık oluyor… Ha kabul, bugün Avrupa’daki Türkler, geldikleri coğrafyalar milliyetçi ve muhafazakar olmasına ragmen, Avrupa’ya ilk ayak bastiklari günden daha da milliyetçiler belki… Ve bu da gayet doğaldır… Bölgeden bölgeye gidince dahi yeni kimlikleriniz ortaya çıkıyor, ülkeden ülkeye çıkması, bu kimliklere daha çok sarılınması gayet dogaldır…

Şimdi bu anlattıklarımın benzerlerini Türkiye için düşünün… Karakterlerin özellikleriyle oynayabiliriz fakat en az benim kadar gaza gelen birileri olarak düsünün… Bazı kesimleri, insanları anlamak zor olmayacak sanırım… Bu insanlardan kastım da sokakta kendi halinde yaşamaya çalışanlardır…

Benim demek istediğim, ‘milliyetçilik, milliyetçiliği doğurur’ gibi bir öneri öne sürmek gibi bir saçmalık yapmak değil. Hayır efendiler, ben ‘kimlik bilincinin’ de, milliyetçiliğin de, hangi halktan, milletten, ulustan olursa olsun, kendi hayırlarına,  aşılanmasının yanında olan biriyim… Hangi milletten olursa olsun bunu yapmadığı vakit kültür erozyonuna uğramaya mahkumdur… Ha evet aşılandıgı halde bu erozyon gerçekleşmiyor mu? Gerçekleşiyor fakat bunu en aza indirmek istiyorsak, yavaşlatmak hatta durdurmak istiyorsak, bunu yapmada ısrar etmeliyiz…

Çok gelişmiş Hollanda’da, biraz da bireyselleşmenin egoizme dayanması nedeniyle, kültürlerine dair ne kaldi? Gelenek ve görenek olarak ellerinde ne kaldi? Bir iki bayram dışında onları birleştiren, birleştirebilen kültür namına neleri var? … Bireyselleşmeyi abarttılar… Bugün kendi kültürleri denilen bir şeyden bahsetmek güç… Her bireyin ‘kendi kültürü’ oldugu için başka kültürlerin etkisine kolayca giriyor… İnsanoğlu ne kadar aksini yapsa da yapsın başka insanlar olmadan yapamaz… Doğduğunda başlar bu başkaları olmadan yaşayamama durumu… Bu sebeple ‘bireyselleşme’nin neticesi ‘kültür erozyonu’nu istese de, istemese de destekler niteliktedir… Ha yine de egozime varmadığı sürece bireysellesmede de bana göre bir sakinca yoktur… Yeter ki insan özünü unutmadan, inkar etmeden bireyselleşşin… Unutmamak veya inkar etmemek onu uygulamak değildir zaten…

Ne kadar bireyselci bir tutum içinde olursak olalım, hepimiz bir ortamdayken bizimle aynı ‘kimlikleri’, ‘etiketler’i paylaşan birilerine ilk başta daha sıcak davranmıyor muyuz? Hemşeri olmak, ayni takımı tutmak, aynı okula gitmiş olmak, ilk tanışma anında diyaloğa bir sıcaklık katmıyor mu? Derbi sonralari mağlup olmuşsa takımını korumuyor mu? Gerçekliğinden tereddüt ettiği halde, alayları yumuşatmak için bahaneler üretmiyor mu? (Ama yapılmasını tavsiye etmem. Kötü oynadıysanız, mazeretsiz iletin, alay edilme o zaman kesiliyor, gerçekten. Zıtlaştıkça üzerinize gideceklerdir çünkü, neyse…) Yine derbi maçlarından sonra, bilhassa okullarda, en zıt siyasi fikirli insanlar bile ortak rakibe ayni cephede olmuyor mu? Neden peki?.. Çünkü birbirlerinden hazzetmeseler de ortak kimliklerini savunuyorlar… Siyasi bir tartışmada yine kendi kimliklerini savunmak adına birbirleriyle tartişmayacaklar mı? Kim olursa olsun, bilmeden dahi olsa, herkes kendi kimliklerini savunma adina tartışıyor, çatışmalar ondan çıkıyor… Ve kimlik illa Türk olmak, Kürt olmak, Müslüman olmak, Hristiyan olmak değildir… Beşiktaşli olmak da, Galatsaraylı olmak da, bakkal olmak da, profesör olmak da birer kimliktir… Ve evet belki acı bir şey ama, kendi tercihlerimiz dahilinde olmayan şeyler de kimliktir… Siz ne kadar inkar ederseniz edin bu böyledir… Tabi ki insan olmak da, olabilmek de bir kimliktir… Fakat insanlara en uzak, en uçtaki kimlik, sadece ‘insan olma’ kimliğidir… En önemli sebebi de insanlar arasında bir fark ortaya koymamasından kaynaklanmaktadır… Aslında aramızda bir fark yok, ama biz farkında değiliz belki de… Yeni taniştığımız bir yabancıya ‘where are you from?’ diye sormuyor muyuz? Soruyoruz… Ve bundan daha doğal bir soru var mı? Yok… Bizim veya başkasının sadece insan olması yetmiyor… Biz farklılıklarımızı anlatıyor, onlara da farklılıklarını soruyoruz…

Yine okuldan iki örnek vereyim… Bu sefer daha eski… Lisedeyim hiç bir halt etmeden ne yapıp ediyor, sınıflari birer birer geçiyorum. Bir de sınıfta kafa dengi arkadaşlar olduğu için gırgır ve şamata da bol. Not tutmak, hak getire… Sınav günleri yaklaştı ve Hollandali bir arkadaş, ‘inek’ nitelikteki bir Türk kızından, ki bunlarin başarılı olanları hep böyle örnek öğrenci kıvamında, tuttugu notların kopyasını çekmek istediğini söyledi. Bizimki ‘banane not tutsaydın benim problemim değil’ dedi, vermedi notları. İşin kötüsü, bizde ondan soracaktık notları. Belki notları verir ümidiyle sorduk. Evet, notları verdi… Evet, evet bunu sırf kara kaşımız, kara gözümüz var diye yaptı. Sırf benimsediği kimliklerden birine dahil olduğumuz için yaptı… Sırf biz ona daha yakın olduğumuz için yaptı…

Kendi tercihiniz olmayan kimliklerinizi benimsememişsiniz diyelim… Size yabancı bir yerde, tüm dünyadan enternasyonalistlerin katıldıgı, bir toplantı var.. Ilginizi çektigi için siz de katılıyorsunuz. Şimdi içtenlikle cevap verin, gözleriniz kendi ülkenizden, memleketinizden, o yoksa komşularınızdan birilerini aramayacak mı? Bunu milliyetçi olduğunuz için mi yapıyorsunuz? Sizce tabi ki hayır… Bence de öyle… Hatta bence milliyetçilikle alakasi dahi yok… İçgüdülerimiz bunu yapmamızı sağlıyor… Birilerinin bizim gibi olması, ilk etapta bizlere daha fazla güven veriyor… Demek istediğim şu; Türk olduğumuz için, gözlerimiz başka Türk’ü aramıyor, biz aslında ilk etapta, her hangi bir ortamda, kendimizle en fazla benzerlik olan kişilerle tanışmaya yelteniyoruz… Mutlaka her ortamda size kimlikleri daha yakın biri veya birileri vardır… Bu arayışta, biz dilemesek bile, kendi tercihimiz olmayan kimliklerimiz de etkili olabiliyor… Ve bu vaziyet, bence utanılmaması gereken içgüdüsel bir durum…İşte bu yüzden, gereksiz buluyorum ‘kimliklerimizin’ inkarını…

 


Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.