Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

konuk_yazarHatırlamanın konusu kaybedilendir aslında. Hz. Ali ile ilgili bir şeyi hatırlayarak başlamak kaybın büyüklüğünü anlatmakla birlikte daha niteliksel bir bağlama da işaret ediyor. Kaybedenleri kaybetmek, unutmak yani kazananlara teslim olmak. Muaviye’nin hilebazlıkları sonrasında sahabelerden biri Hz. Ali’nin yanına gelir ve ona siyaseti bilmediğini söyler. Hz. Ali ise şöyle karşılık verir: Eğer takva olmasaydı Ali Arapların dahisi olurdu. Vicdanın haddi çizmediği bir siyaset zalimleştikçe güçlenir, güçlendikçe zalimleşir. Hz. Ali’nin beş yıllık yönetimine oranla Muaviye’nin kurduğu Emevi saltanatının uzunluğu ortadadır.

Türkiye’de bütün acılara rağmen son yirmi beş yıldır savaşta ısrar eden bir yapı gerek anlayış olarak gerekse kurumsal olarak güçlenmektedir. Ve savaşta ısrar eden bu yapının güçlendikçe toplumla ilgili her alanda baskısını hissettirdiğini, siyaseti tahrip edecek örgütlenmeleri doğurduğunu Ergenekon olayları ile bir kez daha hatırladık. Ergenekon'un örgüt ve zihniyet olarak Kürt meselesindeki hukuksuzluk ve zulüm üzerine inşa edildiğine kimsenin itirazı olacağını düşünmüyorum. Bu yapıların güçlendiğinde her şeyi yutacağından endişe eden siyasal aktörlerin, hala Kürt meselesinin bir tarafta savaş devam ettirilerek çözüleceğini söylemeleri asıl endişe edilmesi gereken şeydir. Bugün sarsıldığımız ölümler için önceden kaygı duyulmaması, çözüm için tatmin edici bir şeyin yapılmaması Diyarbakır’da söylenen sözlerin vicdandan değil politik bir kaygıdan ürediğini göstermiyor mu?

Sivil anayasa, parti kapatma ve inanç özgürlüğü gibi konuları konuşurken sivil siyasete müdahalenin tehlikesini özellikle bu konularda mağdur edilmiş kesimler dillendirdi. Sivil alan üzerinde baskı ile özdeşleşmiş kurumlardan duyulan rahatsızlık ifade edilmekte, fakat bu savaş sayesinde silahın diliyle konuşanlar kendi varlıklarını muhtaç olunan kudret mertebesine yükseltmektedir.

Altınova ve Aktütün olayları; yeni acılar, yeni ölümlerle sarsılıyoruz. Tam da şimdi vicdanın konuşması gerekirken ahlaktan yoksun, ölmeyi ve öldürmeyi kutsayan ses hakim hale gelmektedir. Altınova ve benzeri olaylar yaşanırken susanlar ya da Kürt meselesini sürekli gündemin dışında tutanlar Aktütün baskını gibi olaylar sonrasında adeta pazarlık güçlerini arttırmış olmanın güveniyle meseleyi konuşmaktalar. Bu da meselenin serinkanlı bir şekilde konuşulmasını engellemekte, psikolojik ortamı savaşın diline hazırlamaktadır. Baskıcı iklim militarist söylemlerin iştahını kabartırken barıştan yana olanların cesaretini kırmakta. Konuşulamayan meselenin böyle bir zamanda konuşulması doğal olarak çözümsüzlüğü derinleştirmektedir.

Kürtlere yönelik linç kampanyaları başladığında vicdanı hareketlenen, endişelenen, kaygılanan, korkan bir kamuoyu var kuşkusuz. Genellikle daha kötü bir gelecek olasılığı; bölünme, parçalanma, iç savaş vb. ihtimaller söz konusu edilerek kaygıların dillendirilmesi ise yaşananları adeta hafif kılmakta, yaşanan duruma şükredecek bir psikolojiyi beraberinde getirmektedir. Oysa yarına ne olacağı yanında şimdi ve burada söz konusu olan yaşam kendinde bir değerdir. Diğer taraftan DTP’nin kapatılma davasından tutun Altınova olaylarına kadar Kürtler ile ilgili konuşulduğunda, Kürtlerin şiddete bulaşacağı ya da ayrılacakları gibi kaygılar üzerinden duyarlılık sergilenmektedir.

Türklerle ya da devletle ilişkilerinden ayrıca Kürtlerin kendileri için insanca yaşama hakları adeta ıskalanmaktadır. STV’ de yayımlanan ‘Tek Türkiye’ dizisinin gösterdiği şekliyle birilerinin bilinç altında Kürtler her an başa bela olacak insanlar olarak kodlanmış durumda çünkü. Aynı televizyon kanalının bir başka dizisinde de devletin güvenlik güçleri ellerinde silah varken bile ‘normal insanlık hallerini’ korurken Kürtler ellerine silah aldıklarında, haklı ya da haksız bir çatışmaya girdiklerinde hemen boğaz kesen, diri diri insan yakan varlıklar halinde gösterilmektedir. Böylece savaşarak, hepsini öldürüp bitirerek, ya bitecek ya bitecek diyerek sorunu çözeceğini vurgulayanlar üzerine yerleşecekleri zemini rahatlıkla yaratmaktalar.

Artık Başbakan da dahil hemen hemen herkesin yapıldığını kabul ettiği idari, politik ve hukuki hatalar bir vicdan mahkemesinde görülmeyi bekliyor. Diyarbakır cezaevinde canlı fare yedirilen mahkumların, Cizre’de insan dışkısı yedirilen köylülerin iade-i itibar davası sürekli yeni operasyonlar ve bölgeye yönelik bir takım ekonomik paketlerle görülemez.

Bütün politik, sınıfsal ve ideolojik farklara rağmen hepimizin vicdanını yatay olarak kesecek bir damar, bu meseleyi hazır kalıpların dışına çıkararak özgürce tartışabilir. Eğer hala insanlık onuru ile başlayan sloganlar ve söylemler üretilebiliniyorsa türsel ortaklığımızdan kaynaklanan bir bağın içinden doğan ortak bir ahlakı da kabul edebiliriz demektir. Vicdanın ve ahlakın kodladığı ortak bir meşruiyet odağı ortak iyiye atıfla yapılana karşılık gelen siyaseti anlamlı ve mümkün kılabilir ancak. Tam da hem İstiklal Caddesinde hem Van’daki Sanat Sokağında dinleyebileceğimiz bir şarkıdaki gibi belki ‘iklim değişir Akdeniz olur. Gülümse’.

 


Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.