Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon
konuk_yazar1789 Fransız İhtilal-i Kebiri ile uyanan batı, Hıristiyan taassubunu ve kilisenin istibdadını kırarak “Fikir Hürriyeti” ile yeni bir medeniyetin temellerini attı. Fikir hürriyeti, ilmî gelişmelerin önünü açtı. Kralların ve idarecilerin bilginlere ve kâşiflere değer ve destek vermesi de maddi gelişmeyi ateşledi. Buharlı gemilerin icadı ve demir ile kömür madeninin İngiltere’de bulunması ve İngilizlerin de bundan istifadesi sömürgeciliğe, bu da zenginliğe sebep oldu.
Batıdaki bu gelişmeler buna ayak uyduramayan Osmanlı’nın gerilemesini hızlandırdı. Petrolün keşfi ve petrol ile çalışan makinelerin icadı da batının medeniyeti sömürgeciliğe alet etmesine ve sonuçta iktidar mücadeleleri ile birinci dünya savaşına sebep oldu. Diğer taraftan “Emek-Sermaye” mücadelesi “Kapitalizm ve Komünizm” mücadelesi şeklinde dünyada tesirini göstermeye ve tüm insanlığı etkilemeye başladı. Tek İslam devleti olan Osmanlı da bundan ister istemez etkilendi. Matbuat ve Radyo gibi kitle iletişlim vasıtaları da fikir mücadelelerine büyük bir güç verdi. Vahşî Batı bütün gücü ile Osmanlı’ya yüklenince kaçınılmaz son kendini gösterdi. Tüm dünyada helaket ve felaket kol gezmeye başladı.

İşte böyle bir ortamda “helaket ve felaket asrının adamı” olan Bediüzzaman “Mukadderat-ı İslam için kurulan bir meclis-i misaliye” davet edilir. Bediüzzaman’ın “Sünühat” isimli eserinden konuyla ilgili olan “Rüyada Bir Hitabe” başlıklı konuyu anladığımız şekilde vermeye çalışalım. Orada Bediüzzaman’a “Bu mağlubiyetin sonu ne olacak?” diye sorulur.

Asrın sahibi, müceddidi ve vekili olarak Bediüzzaman cevap verir: “Musibet mutlak şer değildir. Bazen saadette felaket olduğu gibi, felaketten de saadet çıkar. İslamın istiklali ve ilây-ı kelimetullah için farz-ı kifaye olan cihat görevini yapan ve hilafetin bayraktarı olan Osmanlının felaketi gelecekte İslam dünyasının saadeti ile telafi edilecektir. Zira şu musibet İslam kardeşliğinin inkişafını tacil etti. Avrupa üzerimize geldikçe Müslümanlar İslam kardeşliğine ve birliğe olan ihtiyacını anlayacaktır. Bunun sonucu olarak önce bağımsızlık sonra da İslam kardeşliği çerçevesinde bir araya gelme ihtiyacı doğacaktır. Yirmi ölsek üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. Biz bu mağlubiyetle geçici saadeti kaybettik ama gelecek devamlı bir saadet bizleri beklemektedir” şeklinde cevap verir.

Meclis izahını isteyince şöyle devam eder: “Devletler milletler muharebesi tabakat-ı beşer muharebesine yerini terk ediyor.” İnsanlık artık yeni bir döneme girdi. Komünizm ve kapitalizm insan tabakalarını etkilemektedir. Devlet, sınır tanımamaktadır. Ama insanlık kısa zamanda bunu da aşacaktır. Komünizmin esaretini kabul etmeyeceği gibi, kapitalizmin ücretine de tenezzül etmeyecektir. “Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da istemez.” Hürriyetler asrındayız. Bu hürriyet mücadelesinde terazinin hürriyet kefesi ağır gelecek, istibdat ve esaret zincirlerini kıracaktır. İslamın fıtratına uygun olan hürriyettir, Müslümanlara yakışan da hürriyet mücadelesinde yerlerini almaktır. Biz mağlup olmakla bu yola girdik. Galip olmuş olsaydık hasımlarımızın elinde bulunan cereyanlara kendimizi kaptırır ve onların hâkimiyeti için çalışırdık. Bu da bizim için çok büyük bir felaket olurdu” şeklinde cevap verir.

Gerçekten de kapitalizm ve komünizm elinde insanlığın fıtratına aykırı ve zararına çalışan bu medeniyet ki biz ondan hep zarar gördük, kötülükler iyiliklerine galip geldiğinden insanlığın uyanması ile çökmeye ve yıkılmaya ve dirilmemek üzere ölmeye mahkûmdur. Nitekim öyle oldu. Komünizm o kadar baskı ve istibdada rağmen 70–80 senede yıkıldı. Vahşi batı kapitalizmi de sefih, inatçı ve gaddar olan medeniyeti ile yıkımını hazırlamaktadır.

Biz galip gelmekle galibiyetin sebebi olan bu iki cereyandan birisine kendimizi kaptıracaktık. Sonra da Asya’ya ve İslam dünyasına kabul ettirmeye çalışacak ve geleceğimizi karartmış olacaktık. Günümüz İslam dünyası  “Hürriyet Mücadelesinde” yerini almakla gelecekte İslamdan kaynaklanan büyük bir medeniyetin temellerini atmış olmaktadır. Günümüzün mimsiz batı medeniyeti yıkılırken, İmandan ve Kuran'dan kaynaklanan gerçek medeniyete yerini terk edecektir.

“Medeniyet denilince bizim kast ettiğimiz, insanlığa faydalı olan kısmıdır. Medeniyetin günahları ve kötülükleri de vardır. Ahmaklar o seyyiatları ve sefahetleri mehasin zannederek taklitçilik ile malımızı harap etiler. Medeniyetin günahları iyliklerine galebe ederek insanlık dehşetli iki savaş yaşadı. Dünya medeniyetlerini alt-üst ederek insanlığın bin yıllık birikimlerini yok ettiler. Yeryüzünü kanla bulandırdılar.

İslamiyet’in karşı çıktığı ve kabul etmediği işte bu kısmıdır. İnşallah istikbalde İslamın ve imanın hâkimiyeti ile medeniyetin iyilikleri kötülüklerine galebe edecek, yer yüzünü pisliklerden temizleyecek ve “sulh-u umumi” denilen küresel barışı temin edecektir.

Sordular:
-Neden dinimiz bu medeniyeti reddetmektedir? Cevap verdi:
-Çünkü beş menfi esasa istinat eder:
2. Amacı menfaatini temin etmektir. Bu da başkasını sıkıntıya sokmakla elde edilir.
3. Hayatta takip ettiği prensibi mücadeledir. Bu da kavga sebebidir.
4. Milletler arasında ölçüsü başkasını yutmakla beslenen ırkçılıktır. Bunun sonucu da çarpışma ve savaştır.
5. İnsanlığa hizmeti de heva ve hevesi uyandırarak nefsin arzularını tatmin ve isteklerini yerine getirmeye çalışmak şeklindedir. Bu durum da insanı melek mertebesinden köpek derecesine indirmektir. İnsanın manevi yönden hayvanlaşmasını netice vermektedir. Sözde medeni bu insanların içleri dışlarına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır ve maymun postu görülecek gibi hayale gelir.
İşte bütün bu sebeplerden dolayı günümüz medeniyeti insanlığın yüzde seksenini meşakkate ve sıkıntıya sokmuştur. Yüzde onunu vehmî ve hayali bir saadete çıkarmış, yüzde onunu da ikisi arasında bırakmıştır. Gerçek saadet odur ki ya hepsine veya çoğuna saadet olsun. Günümüz medeniyeti ise azın da azını hayali bir rahatlık vermektedir. İnsanlığa rahmet olarak gelen Kur’an ancak umumun, en az çoğunluğun saadetini sağlayan bir medeniyeti onaylar, kabul eder.
İnsanlardaki heva ve hevesin serbest bırakılması ve nefsani arzuların tatmini cihetine gidilmesi sonucu, zaruri olamayan ihtiyaçlar zaruri ihtiyaç haline gelmiştir. Eskiden bir adam dört şeye muhtaç iken bu medeniyet yüz şeye muhtaç ederek insanı fakirleştirmiştir. Helal kazanç masrafa kafi gelmediğinden insanları harama ve hileye sevk ederek ahlakı temelden yıkmıştır. Dolayısıyla bu medeniyet toplumu zenginleştirirken, fertleri fakirleştirmiş ve ahlaksızlığa itmiştir. Bu medeniyet orta çağın bütün vahşetini bir kere kustu ve birinci dünya savaşını netice verdi. Aklını başına almadı 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı ile yeniden kustu ve maalesef 30 milyon insanın ölümünde sebep oldu.
İslam dünyasını bu medeniyete soğuk bakması ve kabulde zorlanmasının sebebi budur. Zira gerçek hürriyetin esası olan şeriattaki ilahi hidayet Roma ve Yunan felsefesi ile aşılanmaz, uyuşmaz ve ona tabi olmaz. Bir asıldan doğmuş olan Yunan ve Roma medeniyeti Hıristiyanlığı kendileri ile mezc etmeye çalıştığı halde bunu başaramadı. İslamiyet’in ruhu olan hak ve hidayet nuru bu karanlıklı medeniyetin esası olan Roma dehasıyla asla bir araya gelemez” cevabını verdi. Meclis hayranlıkla dinledi ve bu cevabı takdir etti.

“-Şeriat-ı Gara olan İslam’daki medeniyet nasıldır?” sorusuna Bediüzzaman şöyle cevap verdi:
-Şeriat-ı Ahmediye (AS) olan İslamiyet’in ortaya koyduğu medeniyet, bu hazır medeniyetin üzerindeki küfür ve zulmet bulutlarının çekilmesi ile ortaya çıkacaktır. Bu medeniyetin menfi esasları yerine müspet esaslar ortaya koyar ve İslam medeniyeti o temel prensipler üzerine kurulur.
1. İslam medeniyeti kuvvete değil Hakk’a dayanır. Bunun sonucu adalettir.
2. Amacı ve hedefi menfaat değil fazilettir. Bunun sonucu sevgi ve muhabbettir.
3. İnsanları birbirine bağlayan unsurlar milliyet ve ırkçılık değil, din, vatan ve sınıf birliğidir ki bunun neticesi barış, samimi kardeşlik ve hariçten gelen tecavüzlere karşı birlikte mücadeledir.
4. Hayat prensibi mücadele yerine yardımlaşma prensibidir ki bunun neticesi birlik ve dayanışmadır.
5. İnsanlığa hizmeti heva ve hevesi uyandırmak ve nefsin arzularını tatmin etmeye çalışmak değil, Hüdâya hizmettir ki nefis ve hevadan gelen arzuları frenler, ruhun ulvi ve yüce duygularını tatmin ederek insanın manen ve ruhen yücelmesine çalışır.

Biz bu cihan harbinde mağlubiyeti kabul etmekle mazlumların ve cumhurun cereyanına takıldık. Tüm dünyadaki insanların yüzde doksanı olan fakir ve mazlumların safında yerimizi aldık.

Ancak İslam dünyası bu medeniyete karşı tamamen lakayt ve muarız da kalmamalıdır. Medeniyetin mehasini denilen insanlığın terakki ve tekâmülüne hizmet eden ve gerçekte İslam’ın malı olan ve ilim ile akıldan kaynaklanan yönünü almalıdır. Akıllıca davranarak bunu İslamî bir tarza çevirerek kendine yardımcı yapmalıdır.

Birden o meclisten tasdik emareleri yükseldi. Dediler:
“Evet, ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır!”
O meclisten tekrar biri sordu:
-Musibet bir cinayetin sonucudur, mükafatın başlangıcıdır. Umumi musibet ekseriyetin hatasından kaynaklanır. Hangi fiiliniz ve amelinizle kadere fetva verdirdiniz ki şu musibet ve mağlubiyetle hükmetti? Musibetin hazırdaki mükafatı nedir?

Bediüzzaman cevap verdi:
-Bu musibetin başlangıcı “Erkan-ı İslamiye” denilen İslam’ın temel şartlarından üçü olan namaz, oruç ve zekatı ihmal etmemizdir. Zira yirmi dört saatten bir saati, beş vakit namaz için Halik-ı Taala bizden istedi. Tembellik ettik, beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat ve tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede bir ay orucu nefsimizi terbiye için bizden istedi. Nefsimize acıdık, kefareten beş sene oruç tutturdu. Bize ihsan ettiği malın onundan ve kırkından yalnız birini bizden istedi, ta ki fukaranın dua ve yardımlarını bize kazandırsın. Buhl ettik, cimrilik yaptık, zulmettik, vermedik. O da bizden birikmiş zekatı aldı. Hazırdaki mükafatımız ise, fasık ve günahkar bu milletten beşte biri olan dört milyonunu velayet derecesine çıkardı, şehitlik ve gazilik ile mükafatlandırdı. Böylece ortak hatadan kaynaklanan bu musibet geçmiş günahı sildi, temizledi.

Yine birisi sordu:
-Ya bir amir hata ile felakete atmış ise durum ne olacak?
Bediüzzaman cevap verdi:
-Musibete düşen mükafat ister. Ya hataya atan amirin hasenatı verilecektir, bu ise hiç hükmündedir. Veya Allah hazine-i gaybiyesinden verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerin mükafatı ise şehitlik ve gaziliktir.”

Meclistekiler bu cevabı çok beğendiler. İslamın geleceğinden endişe ederek toplanan manevi meclisin üyeleri çok rahatladılar. Endişeleri zail oldu. “Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkaran” yüce Allah’ın kudretinde ve rahmetinde nice hikmetler ve hazineler gizlendiğini görüp Kadir ve Rahim olan Allah’ı tesbih ederek meclisten ayrıldılar.

Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.