Cumhuriyet genel anlamda devletin başında bir monarkın olmadığı hükümet şeklini ifade eder. Cumhur Arapça bir kelime olup “halk” ve “kamu” anlamına gelmektedir. “İyet” ise bir aidiyet sözcüğüdür. Dolayısıyla Cumhuriyet, “kamuya ait” anlamına gelmektedir.
Tarihte ilk olarak Platon tarafından ortaya konmuş, Cicero, Machiavelli, Montesquieu ve Rousseau gibi düşünürler tarafından temellendirilmeye çalışılmıştır. Machiavelli’nin kurguladığı cumhuriyet dinden arınmış, laisizm ve ulusal devlet tipini benimseyen bir modeldir. Cicero’nun ortaya koyduğu ve yorumladığı cumhuriyet ise bir dünya anlayışına sahiptir.
“Cumhuriyet” ve “Kanunlar” adıyla yayımlayarak ortaya koyduğu bu modele göre kanunu merkeze alan bir yönetim şeklidir. Bir kanun adamı olan Cicero kanunları medeni hayatın temeli olarak görür. Devletle ilgili her konuyu kanunla ilişkilendirme eğilimine sahiptir. Bundan dolayı onun ortaya koyduğu cumhuriyet modeli bir kanun toplumu şeklindedir. Cicero’ya göre gerçek yasalar doğaya uyumlu olan üstün akıl ve mantıktır.
Cicero ayrıca hukuku insan iradesinin değil, doğaya hükmeden üstün iradenin ve insanlığın doğasının ürünü olarak algılar. Bundan dolayı da ülkeden ülkeye değişmez, yürürlükten kaldırılamaz, senatonun ve halkın üstündedir. İnsan eseri olan pozitif yasalar buna uygun olduğu ölçüde yürürlükte kalır, aksi takdirde zaman ve mekâna bağlı olarak değişiklik arz eder. Cicero devlet yönetimini monarşi, aristokrasi ve demokrasi olarak üçe ayırır ve bunların tümüne de tenkidini yapmaktan kaçınmaz. Zira monarşi tiranlığa, aristokrasi oligarşiye, demokrasi de egemenliği elinde tutan halkın bilgisizliği nedeniyle adaletsizliğe mahkûmdur. Öyle ise en ideal yönetim biçimi üç yönetim biçiminin de iyi yanlarını bir araya getiren yetkin bir anayasal sistemdir. Bunun yolu da devleti idare eden bir üst otoritenin, bazı yetkileri elinde tutan bir seçkinler gurubunun ve yargı hakkına sahip olan halkın oluşturduğu bir sistemin etkin kılınmasıdır. Cicero bu şekliyle kanuna bağlı bir senatonun yönetimini esas alır.
Siyaset Felsefesi ile bu doktrine kaynaklık eden J.J. Rousseau “Toplum Sözleşmesi” isimli eserinde “Genel iradenin hâkim kılınmasına yönelik insanlar arasında bir sözleşme olmalıdır. Böylece insan hem topluma uyum sağlar hem de özgürlüğünü korumuş olur. Böylelikle insanlar sözleme ve hukuk yoluyla eşit olurlar, bireysel yetenek ve çalışmaları ile de özgürlüklerini korurlar” demektedir. Rousseau’ya göre toplum içinde kişi kendi iradesi ve menfaatine göre hareket edemez. Toplumda herkesin itaat edeceği, etmediği takdirde buna zorlanacağı tek irade toplumun menfaatini esas alan ve sözleşmelerin bir ürünü olan genel irade ve onun yasalarıdır. Toplum sözleşmesinin yurttaşlar arasında kurduğu eşitlik herkesin aynı haklardan yararlanmasını gerektirir. Egemenlik genel iradenin bir yansıması olduğu için devredilemez, bölünemez, bir başkasının vekâleti yoluyla da kullanılamaz. Bu yönü ile Rousseau temsili demokrasiden ziyade cumhuriyetçiliği ile öne çıkar.
Cumhuriyette halk iradesi ve sözleşmesi sonuçta bireylerin hakları çerçevesinde şekillenir. Gerek demokrasi, gerekse cumhuriyet modern çağdaki teorik temellerinin oluşumu aklın insan hayatında önemli bir güç olduğunu savunan dünya görüşü olarak kapitalizmin doğduğu İngiltere’de 1688 yılında başlayarak 1789 Fransız ihtilalinde zirveye ulaşmıştır. Bu döneme Avrupa’da “Aydınlanma Dönemi” denmektedir.
Aydınlanma dönemi düşünürlerine göre aklın işleyişini engelleyen etkenler kilise, devlet, batıl inançlar, cehalet, sefalet ve önyargılardır. Bunlar kilisenin teist yaklaşımı olan taassuba karşı deist bir yaklaşımı öne çıkarmışlardır. Deist yaklaşıma göre yaratıcı sadece dünyayı ve insanı yaratan ve ona hiçbir şekilde müdahalede bulunmayan varlıktır. Dini ve metafiziği karşısına alan aydınlanmacılar aklın ürünü olan bilimi kendilerine ölçüt olarak almışlardır.
Aydınlanmanın temelinde yer alan en önemli unsurlardan birisi de “Sekülerizm”dir. Seküler din dışı demektir. Sekülerizme göre insanı ilgilendiren siyasi, hukukî ve toplumsal konularda dini kurallara değil aklı esas alan anlayıştır. Seküler anlayışa göre dini toplumun temel unsuru olmaktan çıkarmak gerekir. Aydınlanmacılar modernizmi de seküler anlayışın sonucu olarak görürler. Bunun sonucu Pozitivizm doğmuştur.
19. Yüzyılda Fransız filozofu Auguste Compte’nin (1798–1857) temellendirmeye çalıştığı bu felsefeye göre insanlık tarihi teolojik, metafizik ve pozitivist dönemden ibarettir. Dolayısıyla pozitivizm aydın ve gelişmiş toplumların düşünce tarzıdır.
Demokrasi ile Cumhuriyet farkına gelince, bu fark devlet ile toplum arasındaki ilişkinin kavrayış biçiminde ortaya çıkar. Cumhuriyet ilkelere ve soyut kavramlara dayanırken, demokrasi halka ve somut olan topluma dayanır. Ancak zaman içerisinde demokrasinin ve cumhuriyetin temel argümanları birbirine yaklaşmış ve Liberalizmin de etkisi ile “Demokratik Cumhuriyet” şekline dönüşmüştür.
Cumhuriyetin dünyada uygulamalarında dört çeşidi ortaya çıkmıştır. Bunları “Oligarşik, Sosyalist, Dinî ve Demokratik Cumhuriyet” şeklinde sıralayabiliriz. Oligarşik cumhuriyetlerde yönetim belli bir aileye, kabile veya orduya aittir. Yönetimin meşruiyeti de ya diktatörlerin manevi şahsiyeti veya bir ideolojidir. Oligarşik cumhuriyette ise fiilî olarak (de facto) yönetimde bulunan gruplar egemenliğin yegâne sahibidirler. Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde olduğu gibi. Sosyalist Cumhuriyetlerde ise, yönetim belli bir partinin elindedir. Yönetimin meşruiyeti de belli bir ideolojidir. Komünist ülkelerdeki cumhuriyet bunun örneğidir. Dine dayandığını savunan cumhuriyet idareleri ise seçim esastır; ancak meşruiyetin kaynağı dinin emirleri teşkil ettiği iddiasıdır. İran gibi. Demokratik cumhuriyetler ise demokratikleşme yoluna giren ülkelerdeki yönetim şeklidir. İlk üçü totaliter bir mahiyet arz ederken, demokratik olan insan hak ve hürriyetlerine gereken önem verme yolundadır. Demokrasi ile Cumhuriyet bu noktada bir araya gelmiş olur.
Sonuç olarak, cumhuriyetlerde totaliter ve ideolojik yaklaşım söz konusu iken, demokraside bu durum söz konusu değildir. İnsan hak ve hürriyetlerine gereken önem verilir ve devletin bir ideolojik/totaliter değil hukukun üstünlüğünü ve seçimi esas alan bir yapısı vardır. Totaliter cumhuriyetlerde hukuki anlamda halka ait olan egemenlik fiiliyatta seçkinlerin elindedir. “Halka rağmen halk için” anlayışı halkı yola getirmek ve aydınlatmak isteyen seçkin bir elit zümrenin ve dayatmacı bir zihniyetin ürünüdür. Bu yaklaşımı esas alanlar, kişilerin sosyal hayat içerisindeki seçimlerine müdahalede bulunma hakkını kendilerinde görürler. Devletçi bir yaklaşım sergileyen bu tipler somut olmayan, kaygı ve korku içeren sloganlar arkasına sığınarak halkı yönlendirme çabasını takip ederler ve her şeye müdahale hakkını kendilerinde bulurlar. Durumdan vazife çıkarmak onların en belirgin özellikleridir.





Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...