Hayat insanın kendisini gerçekleştirme sürecidir. İnsan, yaşadığı zaman içinde pek çok sorunla karşılaşır ve bu sorunları çözmek için önündeki seçeneklerden en az maliyetli ve en faydalı olanı tercih etmeye çalışır. Bu anlamda bireyin iradesi ve karar verme yetisi, onu hem “var eden” hem de diğer bireylerden farklı olmasını sağlayan unsurlardandır. Şüphesiz bireyin iradesinin somut sonucu olan “karar” bir seçenekler dizisinin ve bu dizideki bazı varlıkların diğerlerine yeğ tutulması anlamına gelir. İktisadi her davranış da birey iradesinin bir sonucu olup bazı mal ya da hizmetlerin ya da bazı karar ya da fırsatların diğerlerine yeğ tutulmasını ifade eder. Dar anlamıyla ekonomi de tasarruf etmeyi yani ürün ya da mübadele araçlarının biriktirilmesi, harcanması, devredilmesi ya da kullanılmasını ifade eder. Şüphesiz bu anlamda ekonomi birey kararlarının bir toplamıdır.
“Seçenek”, insanın kendini gerçekleştirme sürecinde ortaya çıkardığı ürün ya da yoldur. Bu süreç içinde birey kendinden önce ortaya çıkarılmış seçenekleri yeni bir seçenek ortaya çıkarmak için kullanır ve kendi de başkalarının kullanabileceği seçenekleri yaratır. Böylece bizim dışımızdaki bireylerin faaliyetleri bizim için, bizim faaliyetlerimiz ise onlar için yeni seçenek ve yollar üretir. Bu, sınırsız bir faaliyet alanı ve bunun doğurduğu zengin bir seçenek dünyası demektir.
Elbette bunu sağlayan da insanın kendisine yabancılaşmaması yani kendini gerçekleştirmesini engelleyen irrasyonel engellerin bulunmamasıdır. Bu irrasyonel engeller ise diğer bireylerin “pozitif” olmaları ya da devletin çıkardığı engellerdir. Bu irrasyonel engeller bireyin faaliyet alanını sınırladığı gibi bu faaliyetlerin doğurduğu seçeneklerin oluşmasını da engeller. Dolayısıyla bireyin karşısına çıkan her irrasyonel engel aslında kendi dışında kalan insanlar için de, ortaya çıkması muhtemel seçeneklere ulaşamamaları nedeniyle, zararlı sonuçlar doğurur.
“Seçme” yani tercih etme bireyin bizatihi var olması için de mutlak bir değer taşır. Bunu kavrayabilmek için basit bir örnek yeterli olacaktır: Bir bireyin x şehrinden y şehrine gidebilmesi iki seçeneğe bağlı olsun. İlk yol demiryoludur; daha çok zaman alır ve daha az maliyetlidir. İkinci yol havayoludur; daha az zaman alır ve daha çok maliyetlidir (demiryolu seçeneğinde zamanın maliyeti bilinmiyor olsun). Zaman faktörünün kendisi için fazla değer taşımadığı A kişisi demiryolunu, zamanın ekstra maliyetten daha değerli olduğu C kişisi ise havayolunu seçmiş olsun. Burada Demiryoluyla gitme kararı A kişisinin kararı, havayoluyla gitme kararı ise C kişisinin kararıdır. Bu durumda her bir kişi ekonomik davranmış ve piyasanın birer aktörü olmuştur. Oysa Ulaşım hizmetlerinin merkezi otorite eliyle verilmeye çalışıldığı bir durumda, ya seçenekler doğrudan bir komite tarafından alınmış ya da bazı ulaşım yollarının maliyeti azaltılmış ya da artırılmış olur. Bu durumda bireyler ya tercih yapma olanakları ellerinden alınmış ya da belli ulaşım araçlarını daha fazla kullanmaya yöneltilmiş olurlar. Böylece birer birey olarak A ve C’nin tek başına bir değerleri kalmamış olur. Çünkü onların yerinde başka herhangi iki insan da olsa sonuç değişmeyecektir. Çünkü her halükarda merkezi otoritenin alınmış kararları belirleme ya da etkileme durumu söz konusu olmaktadır
Her gün binlerce karar alır ve uygularız. Ancak bu karar ve uygulamaların bizi biz yapan ve bize, bizatihi kendimiz olarak değer katan karar ve uygulamalar olduğunun çoğu kez farkında olmadan hareket ederiz. Her gün bizi ısıtan güneşin “bir nimet olarak” gözümüze görünmemesi gibi... Verilen örneğin de gösterdiği gibi yaptığımız küçük iktisadi tercihler bile aslında sahip olduğumuz değer yargılarının, statülerin, mesleklerin vb. gereği olarak alınan ve bizzat bizi yansıtan kararlardır. Bunun ne kadar önemli olduğunu, tercih faktörünün olmadığı ya da kısıtlandığı ülkelere bakarak anlayabiliriz. Örneğin S.S.C.B’nin henüz yıkılmadığı dönemlerde kadınların, merkezi otorite tarafından kendilerine sunulan 4 farklı kumaştan en ucuz kumaşı almaya çalıştıkları görülmekteydi. Normal şartlarda – mesela kapitalist ülkelerde – kadınlar önlerindeki seçeneklerden en güzel ve farklı olanını almaya çalışırlardı. Mesela bir kadının o anda giydiği herhangi bir giysi ya da takıyı diğer bir kadında görmesi onun bir anda canının sıkılması için yeterlidir. O anda sırf “farklı” olabilmek için kötü ve adî de olsa başka bir elbise bile o kadın için yeğ olabilmektedir. Yeter ki sadece onda olsun ve onun farklılığını yansıtabilsin. İşte SSCB’li kadınların ‘bunu kimse almaz’ düşüncesiyle ucuz kumaşı almaya ve böylece diğer kadınlardan farklılaşmaya çalışmalarının sebebi bu farklı olma isteğiydi. Ama bu farklılaşma isteğini bireylere sunan tek sistem kapitalist sistemdir. Elbette bu sistemde de bazı tercihler arzu edilen neticeyle sonuçlanmayabilir ya da tercih etmek bazen maddi düzeyle de bağlantılı olabilir ve bu nedenle bireylerin seçenekleri daralmış olabilir. Ancak bireylerin maddi koşullarını iyileştirme kanallarının yine bu sistem içinde açık olduğunu da unutmamak gerekir.
“Tercih etme” ya da “seçme eylemi”ni hesaba kattığımızda diyebiliriz ki tercih ya da eylem faktörünün olmadığı bir düzende, özgürlükten ayrı olarak, “ekonomi”den de söz etmek zordur. Bunu daha iyi kavrayabilmek için iktisadi değerlerin kamu otoritesi tarafından dağıtıldığı bir düzeni düşünmek yeterlidir. Burada birey sadece çalışmakta ve herhangi bir mal ya da mübadele aracı değiştirmesine izin verilmemektedir. Çalışan birey ay sonu merkezi otoriteden önceden belirlenmiş mal ve hizmetleri almaktadır. Burada bireylerin o hayatlarını idare etmek, çıkabilecek fırsatları değerlendirmek ya da yatırım yapmak gibi “dertleri” olmamaktadır. Dolayısıyla da herhangi bir inisiyatif alma sorunlulukları olmamaktadır. Çünkü tercih edebilecekleri seçenekler yoktur. Dolayısıyla herhangi bir iktisadi faaliyette bulunmamakta, daha doğrusu bulunmalarına izin verilmemektedir. Bireyler kendi başlarına iktisadi faaliyetlerde bulunamadıkları için farklı ürünler üretilememekte bu sebeple “tercih etme” faktörü, seçeneksizlik nedeniyle ortadan kalkmaktadır. Merkezi otoritenin ürün farklılaştırması ise iktisadi bir güdüye dayanmadığı için yeterince tatmin edici olamamaktadır. İşte bu nedenle “kapitalist ekonomi”, “sosyalist ekonomi” ve “karma ekonomi” ayrımı sadece incelemeyi kolaylaştırmakta ama aslında bunların hepsini birer “ekonomi” yapmamaktadır. Çünkü bireylerin “ekonomi yaptıkları” tek sistem kapitalist sistemdir. Çünkü bireyler sadece bu ekonomide önlerine çıkan ya da çıkması muhtemel seçenekleri tercih etmekte ya da etmemektedir. Sahip oldukları metaları satmakta devretmekte ya da biriktirmektedirler. Oysa verilen örneklerde görüldüğü üzere diğer sistemlerde ekonomik faaliyet ya engellenmiş ya da sınırlanmış olmaktadır. Sonuç olarak bu durumu “planlı ekonomi”, “karma ekonomi”, “korporatif ekonomi” yerine örneğin “a devleti bürokratlarının ekonomisi” ya da “b devletinin ekonomi kararları” türünden isimlendirmeler vermek daha yerinde olsa gerektir. Oysa “ekonomi” yapılan yani bireylerin karar aldıkları ve böylece bizatihi kendileri olarak var olabildikleri tek sistem ve buradan hareketle tek ekonomi serbest piyasa ekonomisidir. Bireyler için ikinci bir seçenek bulunmamaktadır. Diğer seçenekler olsa olsa bireyler için ama onlara rağmen başkalarının – mesela bürokratların – karar aldığı ekonomilerdir.
Ekonomik gelişme ve zenginleşmenin devletle değil belki de devlete rağmen gerçekleştiği de hesaba katılırsa “bireylerin ekonomisi”nin önemi daha iyi anlaşılabilir. Bireyler için ama onlara rağmen kararların alındığı “bürokrat ekonomileri”nin başarısızlığı 20. yüzyıldaki krizler ve refah devleti uygulamalarının çökmesiyle anlaşılmıştır. Her şey rasyonel düşünen ve düşündüğünü uygulamaya koyan bireylerin elindedir. Bu da bireylerin “ekonomi yapması”yla yani karar alma ve aldığı kararları uygulamasıyla mümkündür.
Daha zengin ve daha müreffeh bir dünya için büyük laflara ya da büyük kehanetlere ihtiyacımız yoktur. Karşısına çıkan seçeneklerden kendisine en fazla faydayı getireni seçmesiyle diğer canlılardan ayrılan insana, bu özelliğini daha rahat kullanabileceği bir ortamı oluşturmak yeterli. Bunun içinde kararların daha “rahat” alınabileceği özgür bir ortam oluşturmak yani serbest piyasa ekonomisini tesis etmek yeterli olacaktır.
İbrahim N. Ayyıldız / Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir





Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Nişanyan: “Türkiye’de Egemen Sınıf Müdür Bey ve Albayımdır”
sizi büyük bir haranlıkla takip ediyorumm, acık sözlü olmanız cok hos
Sistem Sorgusu V: Bürokrat Partiden Kemalist Partiye
Umarım bugün bütün nev-i beşerin onun 90 senedir firavun-heykeli (sfenks) gibi durduğu noktaya ge...
Nişanyan: “Türkiye’de Egemen Sınıf Müdür Bey ve Albayımdır”
çok makara bir adam :)özellikle kürtlerle ilgili gelecek öngörüleri kafa bulmak için söylemiş gib...
Nişanyan: “Türkiye’de Egemen Sınıf Müdür Bey ve Albayımdır”
hep yeni bir şeyler söyler sevan bey. bu yüzden onun yazıları veya söyleşileriyle karşılaştığımda...