Muntasar El Zeydi. Bu ismi 16 Aralık 2008’e kadar belki binlerce insan tanıyordu. Ama bu tarihten sonra milyarlarca insan tanıdı. Aslında “çok şey” yapmamıştı Zeydi. Ne zekâsını ne parasını ne de vaktini harcamıştı. Yaptığı cesaretini harekete geçirmek ve sadece ayakkabılarına uzanmaktı ve uzandı. Ama basit ve maliyetsiz bu hareket öyle müthiş bir sonuç doğurmuştu ki, kendi deyimiyle bu “veda öpücüğü”, öfkeden çılgına dönmüş ama buna rağmen sokak gösterilerinde başka hiçbir şey yapamayan kitlelerin vicdanlarını rahatlatmış, yüreklerine su serpmişti. “Ohhh beeee! Hep bunu yapmak istemiştim, helal olsun adama” dedi milyarlar.
O gün 2008’i yavaş yavaş terk ediyorduk ve bu hareketle bir az olsun rahatlamıştık. 2008, bizim için çok kötü hatırlanacak bir yıl değildi artık. Ama olmadı, bundan önce de çoğu kez olmadığı gibi. “Şeytan” yine devredeydi. Öyle bir kazık attı ki bize ne “ayakkabı”nın verdiği huzur kaldı ne de 2009’un daha iyi geçebileceğine dair bir inanç. İsrail’de seçim vardı ve iktidara oy lazımdı. Olmert çözelim artık bu işi demişti ama olmadı. Olmadığı gibi de vicdanları sızlatan yeni bir zulüm başladı.
Fosfor ve misket bombalarının bini aşkın insanı öldürdüğü Filistin topraklarında ağır bir bilânço daha eklendi 21. asrın katliam defterine. İnsanlık – daha doğrusu uluslar arası kamuoyu – bir an önce İsrail’in “işini bitirmesini” ve sonrada Filistin’e ağıtlar yakmayı bekliyordu, on üç yıl önce Bosna’da 6 yıl önce Irak’ta olduğu gibi. Savaş bitse de biran önce üzülsek. Ama bu kez onu bile yapmadılar. Hiç değilse o eski kaypak mesajlarından birini bekledik gelmedi.
Ve tarih 29 Ocak 2009. Acıyan yüreklerin imdadına bir başka “ayakkabı” yetişti. Pervasızca yalan söyleyen bir “savaş suçlusu”na “yuh artık” denilmişti gayet “diplomatik bir dille”.
Bu çıkış gerçekte benim için ne önem taşıyor? Mesela Hollywood’un tarzı hep hoşuma gitmiştir benim. Anlatılan olay, kurgu ve sahneleri bakımından gerçek hayata birebir uygun ama bunun yanında gerçek hayatta olmayan ama olabilirliği içinde taşıyan ve izleyiciye ‘her şey senin elinde eğer ister ve harekete geçersen bunu yapabilirsin’ mesajı. İşte başbakanın bu çıkışı da bir “Hollywood mesajı”ydı; gerçek hayatta olmayan ama olabilirliği olan bir mesaj…
Dünya bir köy yeridir ve her köyün bir delisi vardır. Farklı konuşan ve farklı davranan bir tek o köyün delisidir. Herkesin tek bir ağızdan ve aynı şeyi tekrarladığı yerde o farklı şeyler söyler. Bazen vicdanları acıtır söyledikleri ama gülünür o sözlere. Gülünmek zorundadır aksi takdirde köyün delisi, bilgesi olacaktır. Ama az buçuk bilgedir köyün delileri. Her konuştuklarında ‘acaba’ sorusunu sokarlar akıllıların kafalarına.
İşte başbakan da dün uluslararası toplumun deliliğine soyunmuştu. Tüm akıllıların “sağduyulu ve diplomatik adabı muaşeret”e uygun davrandıkları o gece çatlak bir ses çıkardı. Çatlayan sabırlardan, Filistinli anaların acı dolu yüreklerinden, Filistinli çocukların gözyaşlarından ve televizyonları başlarında, yaşanan zumlu izlerken bir şey yapamamanın verdiği ıstırapla yanıp tutuşan milyonların belki de milyarların vicdanlarından yükselen feryadın sesi…
Fevrimiydi değil miydi, faydalımıydı zararlımıydı, diplomatik dile ve adaba uygun muydu değil miydi, zafer miydi skandal mıydı? Siyaset bilimciler, uluslar arası ilişkiler uzmanları ve stratejistler tartışa dursun; ne fevriydi ne de değildi, ne faydalıydı ne de faydasızdı, diplomatik dile ne uygundu ne de uygun değildi. Üç yüzü çocuk binden fazla kişi ölmemiş miydi diplomatik hassasiyetin bir an olsun kaybolmadığı o 20 günde. Bu “diplomatik olmayan” çıkışla hiç kimse öldürülmemiş, hatta yaşanan apaçık adaletsizliğin kavurduğu ve yakarıp haykırmaktan başka ellerinden hiçbir şey gelmeyen vicdan sahiplerinin yüreklerine bir nebze su serpildi. Kamuoyu inanılmayacak ölçüde rahatlamıştı. Bu kez ayakkabı isabet etti tam Perez’in alnına: “Tanrı öldürmeyeceksin diyor”.
“One minute” dedi başbakan “bir dakika”. Diplomatik tüm saçmalıklara ve bitmek tükenmek bilmeyen iyi niyet gösterileri altında işlenen bunca zulme “bir dakika” dedi. Bizim heyecandan nefesimizin kesildiği o anda belki de bir Filistinli baba oğluna sarıldı bir hıçkırıkla. Belki de günlerdir korkudan uyuyamayan Filistinli bir çocuk, babasının o gece anlattığı umut dolu şeylerle o gece rahat uyudu. Ve bir Filistinli baba uyuyamadı o gece, uzun bir zamandan sonra ilk defa tedirginlik yüzünden değil de heyecandan… Ben de uyuyamadım. Uzun süredir zulmün kanıksanmasıyla dut yemiş bülbüle dönen vicdanım, durmaksızın konuşmaya ve zafer naraları atmaya başlamıştı. Sağol be Kasımpaşalı. “Baki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş” babında tarih seni yazdı. Biz de yazdık kalplerimize.






Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook








