| Ey Hukuk! Söyle Bana Nerdesin? |
| Yazan Özkan Genç | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Salı, 19 Ağustos 2008 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Hukuk kavramı her yüzyılda öneme matuf bir ibare olarak hayatını idame ettirmiştir. Ve insanlık tarihi vücud bulmaya devam ettiği sürece de hayatta kalmaya devam edecektir. Lakin bu mefhumu ahmakça bir özgürlüğün ve sahte bir hayırseverlik anlayışının hükümferma olduğu zihinlerde ve o zihinlerin emrindeki ellerde insanlığın kalbine doğru uzatılmış alçak bir suç aleti hüviyetine bürünmesi ihtimalini nazarlardan uzak tutamayız. Bu korkunç ihtimal dün olduğu gibi bugün de vardır. Yarın da olacaktır. İşte bu yüzden çağımızda hukukun tabiri caizse kendisine harakiri yaptığına şahit olmamak için Bastiat'nın Hukuk' una müracaat etmek gayet liyakatli bir tercih olacaktır. Bastiat hukuk adlı eserinde insanı insan yapan değerleri şöyle sıralamaktadır. Bunlar; ferdiyet, özgürlük ve mülkiyettir. Ve bunlar bize tanrının bir lütfudur. Hatta hukuk bu değerlerin varlığını muhafaza için tanzim edilmiş bir yasalar manzumesidir. Ya da Bastiat'nın tanımıyla hukuk bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonudur. O halde bu tanımdan çıkarılabilecek en somut netice şudur. Kolektif bir hakkın meşruiyet nedeni bireysel bir hakka dayanmış olmasıdır. Peki ya bu meşruiyet zemini ferdi önceleyen bir perspektiften kollektivist bir anlayışa doğru bir dönüşüme maruz kalırsa hukuk kavramı bundan nasıl etkilenecektir? Cevap gayet basittir. Hukuk yozlaşacaktır. Yani Bastiat'nın tabiriyle "hukuk yağmacılığı önleme işlevini yağmalama hakkına dönüştürürken meşru savunma hakkını da savunma suçu haline getirmiştir." Bu akıllara zarar yozlaşmanın müsebbibi ise insanı sürekli olarak ihtiyaçlarını en az gayret ve zahmetle elde etmeye iten ilkel evrensel ve bastırılması zor bir içgüdüdür. İşte bu sürecin akabinde artık hukuk adaletsizliğin yenilmez silahı haline gelecektir. Ve mevcut durum daha çetrefil bir yapıya dönüşecektir. Yani soygun bir müddet sonra daha da yaygınlaşacaktır. Bu durum karşısında soyulan sınıfların önünde iki seçenek vardır. Ya yasal soygunu durdurmak yada ona ortak olmak! "Hukukun soygun aracı haline dönüştürülmesi insanlık tarihinin şahit olduğu en menfur yozlaşmadır" diyen Bastiat, bu cümlenin hemen akabinde vicdanlardaki adalet ve adaletsizlik ayrımının yok olmasından da bahseder. Ki bu son derece önemli bir tespittir. Hukuk kavramı hele bir kere soygun aracı haline dönüştürülmeye görsün onunla kurbiyet kesbeden adalet kavramı insanoğlunun vicdanında kurmuş olduğu saltanatından derhal hal edilir. Ve artık adalet ile adaletsizliği birbirinden ayırmak imkansızdır. Çünkü artık onları vicdanlarda bir mihenge vuracak ne bir ölçü ne de başka bir şey kalmıştır… Yani terazi kırılmıştır. Soygun yasaldır. Dolayısıyla bu yağmaya herkesin katılmaya hiç şüphesiz hakkı vardır. İhtiraslı ve bir o kadar erdemsiz ses yığınları gök kubbede dolaşırken yeryüzünde sınıfsal çıkarların kavgaları yapılır. Ve o ahlaksızcasına teklifler ademoğularının yüzlerine çarparak eko yapar. Ve herkes kendi sınıfsal çıkarları için en iyi hırsız olabilmenin peşindedir. Hatta durumlarından şikayetçi olan yoksul sınıfta bu yarışın içerisine girer. "Ve biz de kendi sınıfsal çıkarımız için muhtaçlar yasası talep edeceğiz. Diyen bu sınıfa Bastiat'nın ironik bir cevabı vardır. "Yoksula bu kadarcık soygun çok görülmemelidir." Hırsızlık adi bir suç örneği olarak adaletin tesis edildiği beldelerde zuhur ederse faili bulup cezalandırmanın gayet basit yöntemleri mevcuttur. Peki ya hırsızlığın bir toplumu yasalarla inhisarına alıp bir düzen (zıddıyla müsemma) teşkil etmesi durumunda yapılması gereken şey nedir? İşte bu soru gerçekten zor bir sorudur. Çünkü birinci örnekteki hırsız polisten fellik fellik kaçmaktadır. Ve yakalanma korkusuyla izbe yerlerde düşer kalkar. Halbuki ikinci örnekteki hırsız mahkeme salonunda, yüksekçe bir kürsünün ortasında, adalet mülkün temelidir. Yazısının altında bir hakim cübbesi giymiştir. Bastiat yasal soygunun olmadığı durumu adalet, barış, düzen, istikrar, ahenk ve mantığın prensibi olarak görür. Ve hayatını bu prensip uğruna vakfeder. Onun bu özelliği en çarpıcı bir şekilde şu sözlerinde açıkça görülür; Ölünceye kadar ciğerlerimin gücü yettiği sürece bu prensibi haykıracağım! (Ancak ne yazık ki şu anda çok zayıf durumdalar.) Evet Bastiat hala haykırmaktadır. Ama bu ses verem denen o meş'um illetle muazzeb olmuş ciğerlerinden değil hukuk adlı eserinin sayfalarından gelmektedir. Hukukun vazife-i asliyesi aşağıda Bastiat'nın hukuk için yapmış olduğu tanımda ve bu tanımın çıkarımları sonucunda son derece aşikardır; Hukuk örgütlenmiş adalet demektir. Madem ki hukukun güç kullanarak organize edebileceği tek şey adalettir. O halde işgücü, sosyal yardım, tarım, ticaret, endüstri, eğitim, sanat ve din gibi insan faaliyetlerini organize etmeye yönelik güç kullanma düşüncesini meşrulaştırmak mümkün değildir. Bu faaliyetlerden herhangi birinin yasayla düzenlenmesi ve örgütlenmesi zorunlu olarak temel örgütün yani adaletin tahrip edilmesine yol açar. Adalete karşı kullanılmadığı sürece "güç"ün vatandaşların özgürlüklerine karşı kullanılması, yani kendi asli amacına ters düşmesi mümkün değildir. Hukukun asli vazifesini kör gözlere gösteren bu denli bir tasvir, Bastiat'nın yine kendisinin aşağıda yapacağı eklemelerle kemale ulaşacaktır. Bir dostumun da belirttiği gibi hukukun negatif olma özelliği o kadar açıktır ki, "hukukun amacı adaletin hükümranlığını sağlamaktır" ifadesi yanlıştır onun yerine "hukukun amacı adaletsizliğin hükümran olmasını önlemektir." İfadesini kullanmak gerekir. Kendiliğinden var olan adalet değil adaletsizliktir. Adalet ancak adaletsizlik yoksa gerçekleşebilir. Bireyi gübre gibi gören sosyalizm (yağma düzeni) ise Bastiat'nın hukuk ile ilgili bu yaklaşımına şiddetle karşı çıkar. Çünkü ona göre insan güdülmeye layık bir öküzdür. Bu öküzün ne kadar saman yiyeceğini ne zaman su içeceğini hangi ahırda kalacağını tayin edecek bir çoban lazımdır. Öyle ya, öküz oğlu öküzü terbiye edecek bir çoban oğlu çabana ihtiyaç vardır. Evet biz öküzlerin başına çoban olan, bu ali vazifeyi yürüten, o yüksek mevkiye oturmuş ve asla kalkmayı düşünmeyen zat-ı muhteremler bizi bizden korumak için evet, evet, bizi terbiye etmek için hukuk kavramının kıyısına kenarına yardımseverlik, eğitim, ahlak gibi başka kelimeleri yapıştırmaya çalışırlar. Bu ise hukuksuzluğun, adaletsizliğin esaretin ta kendisidir. Örneğin hukuk ile yardımseverlik kelimelerini bir araya getirdiğimiz vakit karşımıza şu soru çıkar; yoksul insanlara kaynak transferinin hukuk eliyle meşrulaştırılması bir yardımseverlik çeşidi midir? Yoksa devlet eliyle yani cebirle, ceberut bir anlayışın bizi "yardımsever" olmaya mecbur bıraktığı bir tür ödev midir? (Ne kadar iğreti bir kelime…) Sosyalistler insanı edilgen ve kendi menfaatleri noktasında dahi düşünebilme yetisinden uzak bir mahlukat olarak görmüşlerdir. Bu fikriyatın kervanına kimler katılmamıştır ki? Bunlar arasında Fenelon, Büyük Montesquieu, Rousseu, Raynal , Mably, Condillac gibi isimler mevcuttur. Evet akıllı bir kralın yönettiği halk ne kadar da mutludur? Sosyalistler mühendiscilik oyunundan çok hoşlanırlar. Onlar insanoğluna bakarken bir inşaatın kumunu, çakılını, çimentosunu, demirini, görürler. Bunların hiçbirisi de kendi başına bir anlam ifade etmemektedir. Dolayısıyla bu malzemelerin akil bir mimarın eliyle bütünleşmesi zaruridir. İşte demokratların önderi anlı şanlı Rousseu da böyle düşünmektedir.ona göre insanın varlığı toplumun bir parçası olması sebebiyle kısmi bir varlıktır. Ancak insan kendisini böyle görürse ve toplumun bütüncül bir bakış açısıyla kendisini tamamlamak noktasında bir arzu, bir iştiyak duyarsa normal bir varlık olur. Rousseu'nun böyle düşünmesine mukabil Bastiat'nın aşağıdaki tokat gibi cevabı okunmaya değerdir. Zavallı insan doğası! Allah korusun, Rousseu'nun yandaşlarına emanet edilseydi, insan haysiyeti ne hale gelirdi hiç düşündünüz mü? Sosyalistler her daim kendilerine bir takım ulvi sıfatlar yakıştırırken kendilerinin haricindeki insanoğluna bir o kadar zelil, bir o kadar rezil sıfatları layık görürler ve insan onuruna yakışmayacak misaller verirler. Mesela Raynal kanun yapıcılara halkı yönetme konusunda bir takım dersler verirken, insanoğlunu kumla, toprakla, ve en aşağılayıcısı gübre ile bir tutmuştur. Evet biz onların gözlerinde bir tutam gübreyiz unutmayın gübre (.?.) pis kokar… Raynal'ın bu edep dışı misaline mukabil Mably de kanun koyucuya vicdansızcasına bir ihtar da bulunur. Şöyle ki, Mably vatandaşların rüya alemlerine daldığı anlarda kendilerine gelebilmeleri için ara sıra güçlü tokatlara ihtiyacı olduğuna inanır. Bu ise Mably'nin ne kadar despotik bir yönetimin hayaliyle yanıp tutuştuğunun somut bir kanıtıdır. İnsanlığı yönetilmeye muhtaç, akıldan yoksun ve hayatıyla ilgili en elzem derecede önemli kararları dahi alamayacak kadar geri zekalı bir mahlukat düzeyine düşüren o büyük insanlar, o bizim küçük tanrıcıklarımız insanlığın yontulması gereken bir takım kötü alışkanlıklarını hiç üşengeçlik göstermeden ve çelişkili bir hayırseverlik anlayışı içerisinde ellerindeki zımparalarla ( yasal yağmayı meşru kılacak her şey…) yontmak için büyük bir iştiyak duyarlar. Ve insanoğlu bu hastalıklı düşüncenin ürünü olarak şimdi de kereste olmuştur. Onlar ise yetenekli birer marangozdur. Veyahut da biz terbiye edilmesi gereken bir tür evcil hayvanızdır. Bizi terbiye etmek için kullandıkları tasmanın adı ise hukuktur. Çünkü hukuk yoluyla özgür iradelerimiz ellerimizden alınmıştır. Artık biz devlet eliyle yardımsever, devlet eliyle eğitimli, devlet eliyle ahlaklı, toplumlarızdır. Tabi ki bu gidişata bastiat'nın bir çift sözü vardır; Ne kadar saçma! Acaba devletçilik müritleri, özgürlükçü insanların hiç hareket yeteneklerinin olmadığını mı sanırlar? Hukukun, onların yaratıcı enerjilerini arttırmadığını mı düşünürler? Hukukun, becerilerimizi serbestçe kullanabilme hakkımızı koruma işleviyle sırlanmasıyla, onları kullanabilme gücümüzün zayıflayacağını mı sanırlar? Hukukun, bize belli dinlere, derneklere intisap etmeyi, belli eğitim yöntemlerini benimsememizi, işgücünün istihdamını düzenleyen iş mevzuatını, devletin dış ticarete müdahalelerini dayatamaması, bizlerin mutlaka dinsiz, cahil, sefil ve açgözlü kalmasını mı gerektirir? Bazılarının sandığı veya sunduğu gibi hukuki zorlama olmadan da, birbirimizle bir araya gelerek işbirliği yapamaz, talihsiz kardeşlerimize yardım edemez, birbirimizi sevemez, doğanın sırlarını araştıramaz ve nihayet yeteneklerimizi sonuna kadar kullanacak şekilde geliştiremez miyiz? Basiat'nın bu sitemine katılmamak elde değil. Lakin köleliğe giden yolun büyük bir kısmı kat'edilmişken yani tasmanın ucunu tutan devlet, devletin beyni bay yüce akıl, tasmanın adı hukuk, biz ise adi bir köpek olduğumuz zaman, süreci geriye döndürmek çok zor olacaktır. İşte bu yüzden yeryüzünde nefes aldığınız müddetçe boynunuza takılan her tasmayı, her yuları pervasızcasına çıkarmaktan korkmayın ve özgürlük suyundan kana kana için… Bu Sayfayı Sosyal İmleme Mekanınıza Kaydedin!
Bu Yaziyi Tuttum!
Kaydet/Paylas
Bunu Email'lemem Lazim!
Hit: 379 Trekbek(0)
Yorum Ekle!
Etiketler: Sosyalizm Sosyalist Hukuk Adalet Hukuk Devleti Frederic Bastiat Jean Jacques Rousseau |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 20 Ekim 2008 ) | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||








































.........