Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon
ahmet-ihsan-kayaOryantalistlerin ve doğuyu inceleyen sosyologların büyük çoğunluğunun mutabık kaldığı bir konu var: Doğu bir bölgeden ziyade bir kültürdür.

Peki, “doğu” nasıl bir kültürdür, doğu kültürünü üzerinde barındıran insanların temel özellikleri nelerdir? Farklı kültürleri bir arada barındıran, sık sık şovenist davranışların -gerek fiili, gerek sözlü olarak- ayyuka çıktığı ülkelerde [en basit örnek ülkemiz] bu “kültürlerarası çatışma” sorunu nasıl çözülür? Bu “kültürlerarası çatışma”dan nemalanmaya, faydalanmaya, çıkar sağlamaya çalışan farklı kültürlerin/halkların uç noktadaki siyasi temsilcilerinin [malumunuz Türkiye’de MHP ve DTP olarak hayat bulmuştur bu temsilciler] icraatları halklar arası kardeşlik rüzgârlarına nasıl etki ediyor? Bu yazıda bunları irdelemeye çalışacağım.
Ülkemizde de doğu kültürüne haiz insanlara sıkça rastlandığından toplum bilimcilerin doğuyla ilgili teorilerini sosyal hayatta gözlemleme şansına sahibiz. Benim gözlemlediğim kadarıyla doğu insanı sadık, itaatkâr, dini değerlere ve mistik objelere [‘obje’ kelimesini yalnızca maddi nesneler için kullanmıyorum] büyük saygı gösterip kutsallık atfeden, fikirlere değil şahıslara düşkün, samimi, kolektivist bir yapıya sahiptir.

Elbette ki ‘doğu kültürü’nden kasıt doğuda doğup büyümüş, yaşamış insanlar değildir. Doğuda büyümüş yetişmiş bir insan bu özelliklere sahip olmayabilir; batıda yetişmiş bir insan da tam bu özelliklere haiz olabilir. Bu yüzden de “bölge” demiyor, “kültür” diyoruz.

Batılı insanlar, doğuya nazaran –Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle– daha akılcı, özgürlüğüne düşkün, pozitivist, rasyonel, bireyci karakterdedir. [Her zaman böyle olacak değil tabi ki, ama adamlar araştırmışlar böyle bir genelleme yapmışlar işte]

Büyük firmalar reklam politikalarında doğu ile batı kültürlerini göz önünde bulundurarak ürünlerinin tanıtımını yaparlar örneğin.

Doğu insanının hayatını şekillendirmesinde etkili olan unsurları din ve dünyevi bir “üst otorite” olarak gösterebiliriz. Bu iki unsura karşı da “itaat” prensibine sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Dünyevi “üst otorite” olarak baba, koca, ağa, şeyh gibi bireysel kararları etkileyecek şahısları; daha geniş bağlamda da devleti rahatlıkla gösterebiliriz.

Kendi tarihimize dönüp baktığımızda yüzyıllar boyunca doğumuzun Osmanlı’ya sadık kaldığını; batıda Fransız İhtilali etkisi ile milliyetçilik akımlarının kol gezmesine, üst üste çıkan isyanlar/bağımsızlık hareketlerine karşın doğu toplumunun bunlara çok fazla itibar göstermediğini görüyoruz.

Ta ki doğu insanının hayatını şekillendiren iki unsurdan “devlet” ile “din” karşı karşıya gelene kadar…

Ne zaman ki Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki farklı ırklara mensup bireylerin ortak üst kimliği olan “İslamiyet”i saf dışı bıraktı, işte o zaman Müslüman olan doğulularda kıpırdanmalar başladı.

Haydi, adını da koyalım; TC kurulduktan sonra sınırlar içerisinde yaşayan ve en fazla nüfusa sahip olan doğulu ırk Kürt ırkı olduğu için şu ana kadar “doğulu” olarak bahsettiğimiz muğlâk ifadeyi bundan sonra “Kürtler” olarak değiştirelim.

Evet, TC laikliği kabul etmesiyle birlikte çok ciddi bir Doğu sorunu, Kürt sorunu, yönetim sorunu (artık ne derseniz) ile karşı karşıya kaldı. Kolay değildi, yıllar yılı milliyetini “İslam milliyeti” olarak belirlemiş iki halk (hatta iki değil pek çok halk; Arnavut, Çerkes, Arap, vs. de dâhil)  bir anda birbirinden ayrılıyordu.

Sorun elbette devletin laikliği kabul etmesi değildi, laikliğin o dönemde “İslam’a ve İslami değerlere düşmanlık” olarak uygulanmasıydı. O dönemde ileri gelenler üst kimlik olayını da çok fazla önemsemeyip İtalya’dan birebir aldıkları “ulus-devlet” sistemini –faşizm deyin de siz de rahatlayın, biz de yahu–  uygulamaya koydu.

Arkasından isyanlar ardı ardına patladı. En önemlisi olan Şeyh Said isyanı devlete büyük zorluklar yaşattı. Üstelik rejim bekçileri olan bazı kurnazlar dilediklerini -isyana karıştıklarını ileri sürüp- İstiklal Mahkemeleri’nde yargıla(ma)yıp idama gönderiyorlardı. Haliyle bu durum halk tarafından öfkeyle karşılanıyor yeni isyanların doğmasına zemin hazırlanıyordu. 1950 DP iktidarına kadar doğuda irili ufaklı 35–40 Kürt isyanı çıktığı bazı tarihçiler tarafından ileri sürülüyor.

50 seçimlerinde DP iktidara geldi ve icraatlarıyla devleti dinle barıştırdı. Gariptir ki DP’nin iktidarda bulunduğu 10 yıllık süre zarfında doğuda tek bir isyan dahi çıkmadı. Nedenlerini siyasal iktidarın olumlu anlamda etnik ve dini politikalarına bağlamak yanlış olmaz.

TC tarihinin son 30 yıllık dönemine damgasını vuran en büyük sorun şüphesiz ki PKK terör örgütüdür. Fikri temellerini Marksist ideolojiyle doldurduklarını iddia eden [bırakın Marksizm’i PKK’yı anarşist bir örgüt olarak bile nitelendiremeyiz. Masumların canına kıymakta tereddüt etmeyen bir terör örgütü diyebiliriz ancak] ve Kürt halkının yıllar yılı ezilmesinden dem vurup taraftar toplamaya kalkışan, iç ve dış destekli olduğuna şüphe dahi kalmayan bir oluşum.

Elbette Kürtler yok sayıldı; siyasi, ekonomik ve sosyal özgürlükleri olabildiğince kısıtlandı. Ancak demokratik ülkelerde bu sorunların çözümü siyaset iledir. PKK da bu gerçeğin farkına varmış olmasındandır ki sanki o yolu da denediklerini ancak ona dahi izin verilmediğini iddia etmektedir. Nitekim kurdurttukları HEP, DEP, DEHAP, HADEP, DTP gibi partilerle siyaset yapmaya kalkışmış; bu partiler de kapatılmıştır. Fakat bu partilerin kapatılması PKK’nın aleyhine değil, lehine olmuştur. Bu partiler kapatılmak için hemen her yolu denemiş, PKK da bu yolla “bakın siyaset yolunu da bize kapattılar” propagandasını yapma imkânına sahip olmuş, yapmıştır da.

PKK’nın en büyük yanlışını dine materyalist bir bakış açısıyla yaklaşmakla yaptığını liderleri olan Abdullah Öcalan da yazılarında defaatle belirtmiştir. Dine olan materyalist yaklaşım, dini değerlere ve mistisizme yatkın olan “doğu kültürü”ne sahip Kürtler arasında tepkiyle karşılanmıştır ve dindar Kürtlerden hiçbir destek alamamıştır PKK hareketi. Birileri [evet, birileri(?)] tarafından kurdurulan ve “İslam’ı hakim kılma, şeriatı tesis etme” gibi bahanelerle ortaya çıkan ama terörizmin, dinsizliğin en büyüğünü yapan Hizbullah oluşumu dahi dindar Kürtler içinde daha etkili olmuştur. Gerçi birçoğu sonunda Hizbullah’ın ne mal olduğunu geç de olsa anlamış, pişmanlıklarını dile getirmişlerdir. Dini bir iddia ile ortaya çıkarılan [evet, çıkarılan] Hizbullah’a da yine dindarlar tarafından lanet okunmuş, karşı çıkılmıştır.

Evet, önümüzde Kürt halkını galeyana getirmeye yönelik iki büyük örnek var: PKK ve Hizbullah… Bu iki örgüte de Kürtlerin dindar olanlarıyla, -dindar olmasa da- eğitimli olanları destek vermemiştir. [Münferit durumları saymıyorum. Abdullah Öcalan da eğitimli ama PKK’nın lideri!]

Bu iki örnekten yola çıkarak doğu kültürünü, Kürt halkına üç şey ile yaklaşabileceğimizi söyleyebiliriz: Din, eğitim ve hizmet.

Din zaten malumunuz. Devlet ne zaman dine cephe almışsa tepki görmüştür.

Eğitim de insanlara “öldürmek” ile sorunun çözülemeyeceğini, farklı yollara başvurulabileceğini gösterir. Eğitimli bir azınlık, eğitimli bir asli unsurun devlet kademesinde elde ettiği statüyü elde edebilir.

Hizmet ise halkın devlete olan bağlılığını artırır. “Devlet bize bakmıyor, biz de kendi devletimizi kuralım” düşüncesini ilga eder.

Şu ana kadar bu üçüyle ilgili pek fazla şey vermedi devlet Kürtlere. Halimizin ne olduğunu anlatmaya gerek yok. Yöntemin yanlış olduğunu bilmeyen yok. [Emekli paşalar bin pişman] Hal böyle iken yanlışta ısrar etme ahmaklığına neden düşüyoruz?

Özetle: PKK kötüdür, tu kakadır. Sorun da “kötü olan onlar, düzelsinler arkadaş” demekle yahut herkesi öldürmekle çözülmez. O zaman devletin soruna PKK’ya katılımı engellemenin yollarını arayarak el atması gerekmektedir. Çare de din, eğitim ve hizmetten geçer.

Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.