Geçtiğimiz hafta sonu 3H Hareketi ve Fatih Üniversitesi Politika Kulübü’nün “Demokratik Açılım” sürecine destek amaçlı düzenlemiş olduğu doğu gezisine katıldım. Program kapsamında Diyarbakır’da hem yerel sivil toplum kuruluşları, devletin temsilcilerini ve kanaat önderlerini ziyaret ederek, onların Kürt sorununa olan yaklaşımlarını; hem de geziye çeşitli üniversitelerden katılan üniversite gençliğinin Demokratik açılıma olan eleştirilerini dinledim. Belki bu ikisinden de önemlisi Midyat, Mardin ve Diyarbakır’daki şehir turlarında yaptığım gözlemler, sorunun muhatabı olan Kürtlerle ve geziye katılan diğer arkadaşlarla yaptığımız kısa süreli sohbetler hayli verimli oldu. Bu vesileyle Kürt sorununun kökenine, etkisine ve çözüm yollarına ilişkin bazı düşüncelerimi de revize etme imkânı buldum.
Gezi boyunca gözüme ilk olarak çarpan şey, dolaştığımız bütün şehirlerde, kent girişinde, meydanında ve bir de kentin her yerinden görülebilecek yüksekçe bir dağın veya tepenin eteklerinde bayrak, vatan, Türklük, vb. temalı sözlerin ve
simgelerin bulunmasıydı. Bu karelerle karşılaşmayı bekliyordum, ancak gidip gördüğümde yaşadığım tuhaf hissiyat, Kürt kimliğinin bu derece göze batırılarak, nispet yapar gibi inkâr edilmesinin verdiği öfkeyle karışık manasız ve acı bir gülümseme bıraktı yüzümde. Bu inkâr öyle bir seviyeye ulaşmış ki, Mustafa Kemal’e ait olan “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı, hep bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır” sözü, Diyarbakır’ın muhtelif bölgelerinde insanların gözlerinin içine sokulmuş. Tabi bu sözde geçen “tek soy” Türklüktür, o halde Kürt diye bir şey de yoktur aynı algıya göre. Kanaatimce AKP’nin açılım için atması gereken ilk adım tüm doğuyu bu tarz inkâr içeren ifadelerden temizlemek olmalıdır.
Dikkatimi çeken bir diğer husus, arka arkaya yaptığımız belediye ve valilik ziyaretlerinden anladığım kadarıyla, bir anlamda halkın temsilcisi ile devletin temsilcisinin bölge sorunlarına ilişkin düşüncelerindeki derin farklılıklardı. Gerek halkın temsilcisi diyebileceğimiz Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, gerekse devletin temsilcisi konumunda olan Vali Hüseyin Avni Mutlu, Diyarbakır’ın medya tarafından bir nevi terör yuvası, can ve mal güvenliğinin olmadığı, her gün çatışmaların yaşandığı bir şehir olarak gösterilmesine karşı çıkıyorlar. Üstelik geziye katılan herkesin ortak gözlemi Diyarbakır’ın aslında şiddetten ve olaylardan uzak bir huzur kenti olduğu yönündeydi. Ancak benim “derin farklılık”tan kastım, Kürt sorununun nasıl bir sorun olduğuna yönelik devlet ile halk arasındaki düşüncedeki farklılıktı, dolayısıyla çözüm için atılan adımlar oldukça farklıydı ve sanırım asıl önemli olan da bu.
Vali Hüseyin Avni Bey, yaklaşık bir saate yakın süren görüşmemizde – Kürt kelimesini ağzına almamak için olağanüstü bir gayret sarf ederek – uzun uzun devletin bölgeye ne tür hizmetler getirdiğinden, valiliğin eğitim, kültür ve sanat etkinliklerinden, gece-gündüz doğunun insanları (Kürt değil, dikkatinizi çekerim) için çalıştıklarından, vs. bahsetti. Bu görüşme aslında AKP’nin açılım adı altında uyguladığı devlet politikasının, sorunun özüyle zerre kadar alakası olmadığını bir kez daha gösterdi bana. Evet, Kürt sorununun bir ekonomik geri kalmışlık uzantısı mevcuttur; evet, Kürt sorununun uzantılarından bir tanesi de eğitimsizliktir ve evet, bu sorunun bir diğer ayağı da düşük hayat standartlarıdır. Bu liste uzatılabilir. Fakat bütün bunlar sorunun uzantılarıdır, farklı kategorilerdeki izdüşümleridir, sonuçlarıdır. Sorunun özü, erken Cumhuriyet döneminde ulus devleti kurabilmek için uygulanan faşizan politikaların, Kürtler özelinde kimlik inkârı biçiminde teşekkül etmesidir. Aynı ittihatçı kafa, Vecdi Gönül’ün pişkinlikle belirttiği gibi “Ulus devleti kurabilmek için Ermenileri ve Rumları sürmeye mecbur”du. Uzatmadan özet geçelim, Kürt sorunu bir kimlik ve eşitsizlik sorunudur, çözümü de anayasal vatandaşlık çerçevesinde Türkiye içerisinde yaşayan tüm vatandaşların her konuda eşit haklara sahip olmasından, hiçbirine pozitif yahut negatif ayrımcılık yapılmamasından geçer. Sosyal yardımlar, kültürel harcamalar, bölgesel ekonomik eşitsizliği minimize etmek adına verilen teşvikler vs. şu aşamada hem ikincil bir öneme sahiptir ve sorunu çözmeye yetmez; hem de salt bu bölgeye uygulanan pozitif iktisadi ayrımcılık, ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan farklı etnik kökene mensup gruplar arasında huzursuzluklar yaratır, adaletsizliğe neden olur, “bir yanlışı, bir başka yanlışla
düzeltmeye çalışmak”tan başka bir şey değildir.
Gezi kapsamında Dicle Üniversitesi öğrencilerinin de katılımıyla “Demokratik Açılımın Parametreleri” adı altında bir çalıştay ve akabinde Kürt aydınlardan Altan Tan’ın da eşlik ettiği bir konferans düzenlendi. Çalıştayın sonuç raporunda şerh düştüğüm birkaç madde olmakla birlikte genel itibariyle sorunu özetleyen ve yapılması gerekenleri derli toplu bir şekilde sunan bir metin. Raporu sitede yayınladık, ilgili bölümden okuyabilirsiniz.
Güneydoğu, hem insanlarının sıcaklığı, yardımseverliği ve misafirperverliği itibariyle, hem de geçmişi bin yıllara dayanan zengin tarihi, kültürü ve çoğulculuğuyla muhakkak gidilmesi, görülmesi, o kendine has mistik havasının solunması gereken, tek kelimeyle “muazzam” bir coğrafya. Diyarbakır’ı, Mardin’i, Midyat’ı, Hasankeyf’i, Urfa’yı, Nemrut Dağının göklere meydan okuyan vakur duruşunu kelimelerle tarif etmek imkânsız. Bu yazı vesilesiyle bana bu duyguları yaşatan organizatör arkadaşları bir kez daha tebrik ediyorum.
-
|2010-05-01 13:49:39 ishakkocerBahsettiğiniz valinin Diyarbakır'da parklara bahçelere Kürtçe isim verilmesini engellediğini bildiğimiz için Kürt kelimesini ağzına almamak için olağanüstü gayret göstermesine şaşırmıyoruz. Ancak Fikret Başkaya'nın dediği gibi adıyla çağırmamakta bir tür yalan söyleme biçimidir.






Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook








