Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

ahmet-ihsan-kayaEkonomik kriz dönemlerinde default olarak öne sürülen istihdam önerilerinden hükümetin personel istihdamı ve büyük şirketlere düşük faizli krediler yahut sübvansiyonlarla destek verilmesi tedbirlerini “İstihdam Önerileri ve Gerçekler” başlıklı yazıda yüzeysel olarak incelemiştik. Bu yazıda, istihdam tedbirlerinden en tehlikelisini, iktisadi korumacılığı inceleyeceğiz.

Süregiden küresel krizde iktisatçılar, 1929’daki “Büyük Buhran”dan aldıkları dersle, korumacı politikaların durgunluğu uzatacağı ve krizi derinleştirerek negatif ekonomik büyümeye neden olacağı konusunda hemfikirler. Nitekim geçtiğimiz ay yapılan G-20 zirvesinde de hükümet başkanları korumacılığa kesinlikle yeltenmeyeceklerini belirterek olumlu ve yapıcı bir tavır sergiledi.

Ancak dünyada ve özellikle Avrupa’da işgücünün serbest dolaşımı nedeniyle işlerinin elinden alınmasından endişe eden on binlerce vatandaş, bu korkularına milliyetçi propaganda ve hamasi nutuklar da ekleyerek hükümetlerini önlem almaya çağırıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise yerli sanayinin ve tarımın gelişmesine engel olduğu bahanesiyle ithal mallara tarife veya kota uygulanması gerektiği yönünde eğilimler hızla artıyor.

Korumacılığın Altın Çağı: Merkantilizm
Korumacı politikalar, uluslararası iktisadi ilişkilerin başladığı çağlara kadar dayanmakla birlikte özellikle Kıta Avrupa’sının merkantilist döneminde doruk noktasına ulaşmıştır. Bu nedenle iktisadi korumacılığı incelerken merkantilizme değinmemek eksiklik olacaktır. Merkantilistler dünya ekonomisinin statik ve zenginliğin sabit olduğuna, dolayısıyla bir ülkenin zenginleşmesinin ancak bir başka ülkenin fakirleşmesiyle mümkün olabileceğine inanmaktaydılar. Zenginliğin göstergesi ise altın veya gümüşten oluşan paraydı. Dış ticaret açığı vermemek ve paranın ülke dışına çıkmasına engel olabilmek için ithalatı sınırlandırmak; dünya üzerindeki değerli madenleri sömürerek yurda getirmek ve ihracatı artırmak suretiyle zenginliği artırmanın mümkün olduğu yönünde yaygın bir düşünce sözkonusuydu.

Üç yüz yılı aşkın süren bu düşünceyi yıkmak kolay olmamıştır. 1776’da yayınladığı abidevi eser “Milletlerin Zenginliği” ile Adam Smith, “mahreçler yasası” ile Fransız filozof Jean-Baptiste Say, “serbest piyasanın avukatı” olarak nitelendirilen Frederic Bastiat ve ünlü “mukayeseli üstünlükler teorisi”nin sahibi David Ricardo ile bu düşünce bütünüyle yıkılmış; ne yazık ki aklın öncüllüğünü toplum mühendisliğine kadar götüren pozitivist epistemolojinin siyasal ve iktisadi hayata sirayet etmesi sonucu oluşan totaliter-kolektivist sistemlerle birlikte tekrar ayyuka çıkmaya başlamıştır.

Serbest piyasacı geleneğin en büyük düşünürleri sayılan bu isimlerin iktisada katkılarını basit bir makalede anlatmak takdir edersiniz ki mümkün değil. Konuyla ilgisi sebebiyle kısaca zikredecek olursak, Smith zenginliğin anahtarının ülke içerisinde bulunan değerli madenler değil, üretim, işbölümü ve mübadele olduğunu; Say paranın yalnızca bir değişim aracı olduğunu, o araca sahip olabilmenin yolunun da üretimden geçtiğini; Bastiat her olayın bir görünen, bir de görünmeyen etkisi olduğu, iktisatçıların görünmeyen etkiyi (fırsat maliyeti) de hesaba katmaları gerektiğini ortaya koyarak korumacı zihniyete büyük darbe indirmişlerdir. Ricardo ise ithalat kotalarının dünyada toplam üretim miktarı üzerindeki olumsuz etkisini ortaya koymuş; emek, sermaye ve ürün dolaşımındaki bütün sınırlamaların kalktığı bir dünyada her ülkenin karşılaştırmalı olarak üstün olduğu ürünleri üretmesinin toplam arzı, dolayısıyla toplam refahı nasıl artırdığını teorize etmiştir.(i) Nitekim Ricardo’nun etkisiyle İngiltere parlamentosu 1844’te anti-enflasyonist parasal standardı tesis eden “Peel Yasası”nı kabul etmiş ve 1846’da tarımsal ürünler üzerinde yüksek tarife duvarı örerek özellikle İngiliz yoksullarını açlığa mahkûm eden “Tahıl Yasaları”nı ortadan kaldırmıştır.

Buna karşın 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek devletlerin birey ve toplum alanına müdahalesinin kademeli olarak artması, gerekse işadamlarının kendi sektörlerini yabancı rekabete kapamak suretiyle kârlarını azamileştirmek için devlete yanaşmaları iktisadi korumacılığı yeniden ve güçlü bir şekilde hortlatmış ve belki de en vahim sonucunu 29’da başlayan buhranda vermiştir. “Büyük Buhran”ı minimum zararla atlatmayı düşünen devletler, ekonomilerini dışa olabildiğine kapamış, bu durum kaynakları yanlış yönlendirerek krizi uzun döneme yaymış ve sefaleti derinleştirmiştir.

Korumacılığın Hiç Faydası Yok Mu?
Dün olduğu gibi bugün de tarife ve kota uygulamalarını savunanların gerekçeleri hemen hemen aynı. Korumacılık savunucularının argümanları temel olarak iki husus üzerine yoğunlaşıyor: Korumacılığın yurt içindeki üreticiyi korurken istihdama pozitif katkıda bulunduğu iddiası ve yeni bir sanayi dalının dış rekabete karşı korunması suretiyle olgunlaşmasına zemin hazırlanması iddiası.

İlk olarak korumacılık yurt içi istihdama katkı sağlar mı? Bu soruya net bir cevap verebilmek hayli zor. Yüzeysel bir bakışla bir sektörü dış rekabete kapamanın istihdama olumlu yansıdığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, hükümetlerin bir malın ithalat miktarını kısıtlaması (kota) yahut ithal mallara vergi uygulaması (tarife) durumunda, ilgili malın yurt içindeki toplam arzı azalır, fiyatı yükselir. Bu durum bizi iki sonuca ulaştırır: Tarife/kota sonrası artan fiyatlar tüketicilerin bu mala olan talebini düşürürken, diğer yandan tarife bedeli ödemek istemeyen/kota miktarını aşan yabancı rakiplerin piyasadan ayrılması sonucu oluşan boşluk yurt içi üretimle doldurulur. Yani ilk etki tüketicilerin refahını olumsuz etkiler, çünkü tüketiciler müdahale öncesi duruma nazaran daha fazla ödemek durumunda kalır; ikinci etki ise yurt içi üretimi, dolayısıyla kullanılan girdileri, dolayısıyla istihdamı olumlu etkiler.

Tüketicilerin refahının olumsuz etkilenmesi başlı başına büyük bir sorun olmakla birlikte biz diğer etkiye, istihdamın artışına yoğunlaşalım. Müdahale sonucu istihdam kısa dönemde artar, ancak Bastiat’ın deyimiyle bu görünendir, bir de görünmeyen kısım vardır. Serbest dış ticarette iç pazarı dış rakibe kaptıran yurt içindeki müteşebbisler bir yandan ilgili sektörde rakiplerine nazaran daha ileriye gidebilmek için yeni teknolojiler geliştirmeye çalışacak; diğer yandan mukayeseli olarak dışarıdaki rakibe nazaran daha üstün olduğu alanda uzmanlaşmaya çalışacaktır. Rekabet ve kâr güdüsü, inovasyon doğuracak, bu durum yeni iş sahalarının açılmasına olanak tanıyacaktır.

Russell Roberts, Ricardo’nun hayaletiyle korumacılığı savunan bir televizyon imalatçısını konuşturduğu “Tercih” adlı öyküsünde ABD’nin otomobil, beyaz eşya ve televizyon gibi sektörleri dış rekabete kapaması durumunda Microsoft gibi bir dünya devinin ortaya çıkıp çıkmayacağını haklı olarak soruyor. Çıkmaz, çıkamaz; çünkü teknolojinin evrimi noktalanmış, insan ihtiyaçları bütünüyle karşılanır olmuş ve bunlar insanoğluna kıyamete kadar yetecek değildir. Aksine müteşebbisler serbest rekabet ortamında günbegün insan hayatını kolaylaştıracak yeni icatlar geliştirmiş, piyasada bir sinyal verici olarak görülen fiyat mekanizması sayesinde yeni kaynaklar ve ikame malları sürekli tüketicilerin hizmetine sunmuştur. Bu vesileyle de artan işgücüne yeni istihdam olanakları çıkmıştır.

Serbest ticareti korumacılık yoluyla sınırlandırmak, rekabeti sınırlandıracak, inovasyonu durduracak, artan işgücüne yeni iş sahaları açılmamasına neden olacaktır. Özetle, korumacılık kısa dönemde istihdam sağlayıcı gözükse bile orta ve uzun vadede artan nüfusun iş hayatına atılmasına büyük engel oluşturacak; bununla birlikte emek, hammadde, kaynaklar gibi üretim faktörlerinin azalan verimi, artan ihtiyaçları karşılamaya yetmeyecektir. Sonuç, süregiden yoksulluk ve sefalettir.

Diğer yandan yeni kurulmuş bir sanayi dalının (bebek endüstri) dış rekabete dayanamaması ve ortadan kalkmasına engel olmak amacıyla korumacılığa sıcak bakan kesimler mevcut. Ancak gözden kaçırılan şu ki, kuruluş aşamasında istisnasız bütün endüstriler para kaybederler, yatırım denilen şey budur. Yatırım sonucu elde edilen fayda, yatırımın maliyetini karşılayacaksa şu halde korumacılığa gerek yoktur; tersine elde edilen kazanç, maliyeti karşılamıyorsa korumacı politika uygulamak başlıbaşına bir hatadır. Çünkü fayda-maliyet analizi gereği zaten yapılmaması gereken bir yatırım yapılmıştır, hükümetin piyasaya müdahalesi kaynakların yanlış yönlendirilmesine neden olmuştur.

Korumacılık Taraftarlarına Bastiat'tan Bir Çift Söz
İktisatçılar korumacılığın olumsuz sonuçlarını açıkça ortaya koymalarına rağmen korumacı politikaları milliyetçi refleks göstererek “biz kendi kendimize yeteriz” nutuklarıyla hararetle savunan kesimler elbette vardır. Bu kesimler önce içerisinde yaşadığı dünyayı tanımalı, çok münzevi de olsa kendi hayatını incelemelidir. Hiç şüpheniz olmasın ki, serbest ticaretin kendisine sağladığı büyük menfaatler vardır, o farkında değildir.

Korumacılığı hararetle savunan bir diğer kesim de ürettiği ürüne güvenmeyerek dış rekabete girmekten çekinen, salt kendi açgözlülüğü için devleti arkasına alarak tüketiciye yüksek fiyattan mal satmaya meyyal işadamlarıdır. Milton Friedman’ın belirttiği gibi “her işadamı bir yandan serbest piyasayı savunurken, diğer yandan kendi sektörünün ulusal çıkarlar nedeniyle hükümet müdahalesini meşrulaştıracak özel koşullara sahip olduğunu savunuyor.”

İddia edildiği gibi “kendi kendine yetmek” bir erdem değil, iktisadi tekâmülün sona erdiği bir sefalet felsefesinden ibarettir. Büyümenin sürdürülebilir olması, refahın sürekli artan bir ivme izlemesi, artan nüfusa istihdam yaratmanın tek yolu daha fazla özgürlükten ve ticaretin önündeki engellerin bütünüyle kaldırılmasından geçer.

Serbest ticaretin önüne konulan engellerin bugüne değin refahı olumlu etkilediğine şahit olmadık. Çare olarak dur durak bilmeden serbest ticareti baltalamayı savunanlara Frederic Bastiat’ın ağzından en azından şunu söylemeye hakkımız olduğunu düşünüyorum: “her yolu denedik, en kolayını, özgürlüğü neden denemiyoruz?”

________________________
(i) Klasik iktisatçıların merkantilizme yönelik eleştirileri ve teorileri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mark Skousen, İktisadi Düşünce Tarihi: Modern İktisadın İnşası; Todd G. Buchollz, Ölü İktisatçılardan Yeni Fikirler



Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.