Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

ahmet-ihsan-kayaÖzgürlük karşıtı kişilerle yaptığım uzun soluklu tartışmalar sonucunda vardığım kanaat şudur ki, insanların özgürlük karşıtı söylem içerisinde olmalarının nedeni mevcutun üstünde bir özgürlüğün insanları yanlış yapmaya sevk edeceği endişesi. İnsanların çoğunluğu halihazırdaki özgürlük sınırlarının genişlemesinin, özgürlüğü genişleyen kesimin olumsuz düşünce ve eylemlerini bütün insanlığa dayatmak gibi bir gaye-i hayale kapılacağını, bu durumun da mevcut özgürlüklerin bile elden gitmesi sonucunu vermesinden -belki de haklı olarak- endişe ediyor.

Ahmet Türk’ün DTP’nin meclisteki grup toplantısında yaptığı Kürtçe konuşmaya verilen tepkilerde bunu rahatlıkla görebiliriz. Ciddiye alınacak tepkiler “her mecranın bir kuralı vardır, kurala göre hareket edilmelidir” ve “bunlar Kürtçe konuşmakla kalmayacak, buna müsaade edersek ileride ülkeyi de bölerler” düşüncelerinde yoğunlaşıyor. Bu formül, başörtüsü veya 28 Şubat ağzıyla söyleyecek olursak türban meselesinde de karşımıza çıkıyor: “Üniversitelerde türban serbest bırakılırsa, başı açık kadınlara baskı uygulanır.” Özgürlük karşıtı formül uygulandığında olası ihtimallerden tek bir ihtimale binaen, o da önüne geçilebilecek bir ihtimalken, aynı toplumda yaşayan, aynı vergileri ödeyen büyük bir kesimin hak ve özgürlükleri açıkça gasp edilebiliyor.

Şu halde, özgürlük savunucularının özgürlük karşıtı kişilere özgürlüğün iyi, güzel, vs. olduğu argümanını değil; özgürlüklerin sınırlarının genişlemesinin aslında toplumun bütün kesimlerinin özgürlüğünü de genişlettiği, onlara da fayda sağladığı argümanını kullanması gayet makuldür. Nitekim özgürlük üzerine yazılmış en güzel eserin sahibi olan J. Stuart Mill, ‘On Liberty’de düşünce ve ifade özgürlüğünün neden gerekli olduğuna dair önemli ipuçları vermekle kalmıyor; özgürlük düşmanlarının, özgürlüklerin kötüye kullanılabileceği yönündeki formülüne karşı toplumsal düzeni sağlayacak, insanoğlunu uygarlığa ve tekamüle ulaştıracak tek bir formül ortaya koyuyor: “Uygar bir toplumda, o toplumda yaşayan bireylere, kendi arzusuna muhalif olarak müdahale edilmesinin tek amacı o kişinin başkalarına zarar vermesini engellemek olmalıdır.” Mill, bu formülü “basit bir ilke” olarak belirliyor.

Bu ilkenin üzerinde durmakta fayda görüyorum. Bir kişinin özgürlük dairesinin sınırı, bir başkasının özgürlük dairesinin sınırına temas ettiği an biter. Bu öylesine mükemmel işleyen bir sistemdir ki, böyle bir ortamda hiçbir sosyal problem ortaya çıkmaz. İsteyenin istediği dili konuşması, isteyenin istediği giysiyi giymesi yalnızca böyle bir özgürlük anlayışıyla mümkündür. Ancak, sözgelimi cinsel ihtiyaçlarını tatmin etmek için önüne gelene tecavüz etmek bir başkasının özgürlük dairesine müdahale olduğundan bu özgürlük kamu otoritesi yoluyla sınırlandırılmalıdır.

Peki, bir bireyin özgürlük dairesinin sınırı nerede başlar ve özgürlük daireleri birbiriyle kesiştiğinde kimi, neye dayanarak sınırlandırmamız gerekir? İşte bu, tarih boyunca düşünürlerin cevap aradığı en önemli problemlerden biridir. Ben, bu noktada bir yasağın ortadan kaldırılmasının toplumda yarattığı dışsal (kendisinin dışındaki çevreye sağladığı) fayda ve zararları gözönünde bulundurarak hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bir özgürlüğün dışsal faydaları sayısızdır, dışsal zararı ise pek tabi ki mümkündür. Bu nedenle dışsal zarar için de bir kriter getirmek gerekir, kamu otoritesi yoluyla bir özgürlüğün teslim edilmesinin, bir yasağın ortadan kaldırılmasının toplumda oluşturduğu etkilerden hangisi/hangilerini dışsal zarar olarak kabul etmeliyiz?

Bu noktada devletin kuruluş amaçlarına dönüp bakmalı ve devlet öncesi “doğal düzen” ile devlet sonrası durumu kıyaslamalı, bu yolla dışsallığı açıklamalıyız. Doğal düzende kişilerin hayat, mülkiyet ve hürriyetleri her an tehdit altındadır; zaten bu durum devletlerin kuruluşu için bir gerekçedir. Hürriyetlerinin ufak bir kısmından (kendisine haksızlık yapanı kendi yöntemleriyle cezalandırma gibi) vazgeçen bireyler hayat ve mülkiyetini korumak amacıyla devletleri kurmuşlardır. Şu halde devletin kuruluş amacı, bireysel bir hak koruma talebidir. İdeal olan da devletin bu sınırlarda kalmasıdır.

“Doğal düzen” teorisinden hareketle bir özgürlüğün, bir başka kişinin hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarını ihlal edecek ölçüde genişlemesi herkes için sakıncalıdır. Dönüp başörtüsü ve mecliste Kürtçe konuşma mevzularına baktığımızda böyle bir sonuç göremiyoruz. Eğer ki dışsal bir zarar sözkonusu ve zararın önüne hiçbir şekilde geçilemiyorsa yasakların devamı makul ve meşrudur. Fakat Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşmasının kime ne gibi bir dışsal zarar olarak döndüğünü gerçekten çok merak etmekteyim. Keza en doğal insan hakkı olan başörtüsünün de dışsal zararını çok kafa patlatmama rağmen anlayabilmiş değilim. Birilerinin canına, malına, özgürlüğüne, pozitif veya negatif haklarına zarar gelmiş midir?

Bu ikisinin -önüne geçilemeyecek- dışsal zararını bilen varsa lütfen beni de aydınlatsın, fakat eğer gerçekten yoksa yasağın devam etmesi apaçık bir zulüm, yasakların devamını arzulayanlar apaçık birer zalimdir.

 


Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.