Yerel seçimlere doğru adım adım yaklaştıkça siyaset gittikçe ısınıyor, tansiyon yükseliyor, tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Ahmet Türk’ün DTP grup toplantısında yapmış olduğu Kürtçe konuşma da haliyle büyük yankı uyandırdı, sonu gelmez tartışmalara kapı araladı.
Grup toplantısında Kürtçe konuşmaya verilen tepkileri genel olarak üç kısma ayırabiliriz. Birinci kısım Kürtçe konuşmanın burada kalmayacağını, eğer müdahale etmez ve gerekeni yapmazsak “bunlar”ın yarın da anadilde eğitim isteyeceklerini, bunun da federasyona kadar yolunun olduğunu küfürle karışık dile getirenlerden müteşekkil çoğunluk. Bir diğer “ılımlı” grup yerel seçimlerde AKP’nin doğu illerini silip süpüreceğinden korkan DTP’nin provakasyon amaçlı bu konuşmayı yaptığı, eğer amaçları gerçekten bir hak talebi ise bunu meclise Kürtçe konuşulabilmesi şeklinde bir önerge vermek suretiyle yapması gerektiğini belirtenlerden oluşuyor.
Tartışmak güzeldir, faydalıdır. Sorunların gözardı edilerek halının altına süpürülmesi sorunları yalnızca öteleyebilir, ileride daha büyük bir problem olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle şahsi kanaatim toplumda infiale yol açacak, genel kabul görmüş yargıları derinden sarsacak fikirlerin dahi, hatta öncelikli olarak bunların özgürce dile getirilmesi, tartışılmasıdır. Yalnızca bu, “doğru”ya ulaşmakta bize yardımcı olabilir. John Milton’un tabiriyle “doğru ile yanlış özgür bir şekilde tartışıldığında doğru yanlışa her zaman galip gelecektir.”
Kürtçe konuşmanın burada sınırlı kalmayacağını, ülkenin bölüneceğini falan iddia edenlere diyecek sözüm yok, düşüncelerini küfürle ifade etmesinler yeter. Çünkü bu tip insanlara birşeyler anlatmak imkansızdır. Akademik bir jargon kullandığınızda sizi kelime oyunu yapmakla, soyut kuramsal tartışmalara girerek mevzudan sapmakla; onların dilinden konuştuğunuzda da Türklüğe hakaret etmekle itham ederler. Bir arkadaşla uzun süredir bilgiyi öğrenme süreci üzerine tartışıyoruz. Burada özetleyecek olursak, bilginin “vermek” suretiyle aktarılmasının imkansız olduğu, bilginin ancak “alınabileceği”; dolayısıyla sözlü anlatımın bilgi aktarma sürecinde yetersiz kaldığını, bu nedenle ancak yazılı anlatım yoluyla bilginin –o da sadece almak isteyenlere- açık bir şekilde aktarılabileceği sonucuna varmıştık. Gerçekten de, bu insanlarla tartıştığınızda o arkadaşımla mutabık kaldığım gibi bilginin ancak alınabildiği yönündeki düşüncemizin doğru olduğunun farkına varacaksınız. (“Bilginin aktarım süreci” üzerine boş bir vaktim olduğunda daha derinlikli araştırma yapmayı düşünüyorum, ulaştığım sonuçları burada paylaşacağım.)
Şimdi asıl meseleye, yani “ılımlı” yaklaşanlara gelelim. Bu insanların tepkileri makul, anlaşılır tepkiler. Gayet haklı bir şekilde teamüllere uyulması gerektiğini, mecliste hangi dilde konuşulacağına yine meclis iradesinin karar vermesi gerektiğini falan söylüyorlar.
Fakat bir yazımda da belirttiğim gibi (“Demokrasi, Piyasa mekanizması, Özgürlük” 10 Şubat 2009) bu tür özgürlük, negatif bir hakkın geri iadesi, vb. konularda demokratik seçim mekanizmalarının devreye sokulması özgürlükleri kısıtlayıcı bir sonuca ulaştırabilir bizleri. Hem bu nedenle, hem de sakınılması gereken eylemin aslında gerçekleştiğinde hiçbir olumsuz sonuç doğurmadığının apaçık görülmesi nedeniyle ben Ahmet Türk’ün yaptığı konuşmanın en azından toplumda böyle bir konunun tartışılması şeklinde bir sonuç doğurması açısından faydalı buluyorum.
Hatta Ahmet Türk’e teşekkür etmek lazım. TBMM çatısı altında Türkçe’den başka bir dilde konuşulduğunda devletin yıkılmayacağını, kimsenin bu nedenle fiziksel bir zarar görmeyeceğini, kimsenin malının-mülkünün yok olmayacağını, kimenin bir hakkının gasp olmayacağını öğrenmiş bulunduk bu vesileyle. Hem bir hakkın geri iadesi neden bir başka hakkın alınması şeklinde olsun? Yani Kürtçe konuşmanın serbest bırakılması halinde, Türkçe konuşmanın yasaklanması gibi bir şey sözkonusu mu? Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşma hamlesi bunun doğru olmadığını gösterdi.
İnsanlar karşı karşıya gelmediklerinden, kafalarında kurguladıkları soyut varlıklardan, soyut düşüncelerden korkarlar. Bir gün korktuğuyla yüzleştiğinde, aslında o kadar da korkulacak bir şey olmadığının farkına varırlar. Albert Einstein buna "insanoğlunun sonsuz ve sınırsız ahmaklığı" diyor. Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşması, “Türk’ün korktuğuyla yüzleşmesi” sonucu aslında korkulacak bir şey olmadığını göstermesi bakımından ve özgürlüklerin tartışmaya açılması açısından faydalı olmuştur bu nedenle.
Düşünün, özgürlüklerin özgürce tartışmaya açılmasından daha güzel ne olabilir? Bir özgürlüğün bir başka özgürlüğü kısıtlayıp kısıtlamayacağı, özgürlüklerin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği, ifade özgürlüğünün neden ve ne kadar olması gerektiği, din ve vicdan özgürlüğünün bir başkasının dinini serbestçe yaşamasının önünde bir engel teşkil edip etmeyeceği, bireysel özgürlükleri sınırlandırmada devlete ne kadar yetki verilmesi gerektiği gibi bizatihi özgürlük üzerine yapılacak tartışmalar özgür ve uygar bir topluma ulaşmanın başat noktası konumundadır.
Bu nedenle bir sonraki yazıda düşünce ve ifade özgürlüğünün neden uygar bir toplumun gerekli önşartı olduğunu; ifade özgürlüğünün sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini anlatmaya çalışacağım.





Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...