Hiç şüphesiz gelecek nesillerden siyaset bilimi, iktisat, sosyoloji gibi sosyal bilimlerle ilgilenenler için 20. yy. aranıp da bulunamayan bir denek konumunda olacaktır. Bireyin dünyaya gözlerini açışından ölümüne kadarki sosyal, siyasi ve iktisadi ilişkilerinin tamamının kontrolüne haiz olan, devletsiz toplumun bir ütopya seviyesine indirgendiği bir başka çağ yaşanmamıştır tarih boyunca.
Devletin birey üzerindeki kontrolü 20. yy.’ın ilk yarısında çok daha fazla hissedilmiş, ikinci yarısına gelindiğinde total faşist sistemler infılak etmiş, yüzyılın sonlarına doğru Doğu bloğunun çökmesi ile de asrın kendine has totaliter, kolektivist, otarşik devlet sistemleri; sistemin sakıncaları, insan doğasına aykırılıkları ve doğurduğu olumsuz sonuçları tüm dünyaya net bir şekilde gösterip tarihsel misyonlarını tamamlayarak tasfiye olmuştur.
Devlet kapitalizmi veya bir başka isimle Keynesyen kapitalizm, devletin piyasada garantör konumda olması gerektiğini, işsizlik, enflasyon, büyüme, iktisadi dalgalanmaları kontrol etme, gelir dağılımında nispi adaleti sağlama gibi amaçlarla piyasaların para ve maliye politikalarıyla regüle edilmesini öngörür. Avusturya İktisat Okulu temsilcisi, büyük iktisatçı Ludwig von Mises müdahaleci kapitalizmi “Girişimci ve kapitalistlerin piyasa hakimiyetleri altında istihdam edecekleri üretim faktörlerinin, otoritenin dolaylı veya doğrudan karışması yüzünden, normalde kullanacaklarından farklı bir şekilde istihdam edilmesidir” şeklinde nitelendirerek, aslında devlet kapitalizminin rayından saptırılmış bir kapitalizm olduğunu söyler.
Mali krizin ilk belirtilerini göstermesinden bu güne değin çok şey yazıldı, konuşuldu; daha da yazılacak. Marksistler ve Keynesyenler kriz heyecanıyla “kapitalizm batıyor, yaşasın” çığlıkları attılar; politikacılar kamuoyu tepkisinden çekinerek krizin mahiyeti ve sebepleri üzerinde fazla durmadan piyasaya fevri müdahalelerde bulundular. Krizin ilk belirtilerinin başlamasının üzerinden bir yıla yakın zaman geçmişken krize sebep olanın serbest piyasanın muhteris temsilcilerinin veya acımasız, işgüzar patronlarının değil; en az onun kadar FED’in para arzını faizleri %1’in altına düşürecek şekilde artırmasının, likidite bolluğunun sağlamış olduğu imkanlarla çeşitli sektörlere yönelik spekülatif hareketlerin, ABD hükümetinin Afganistan ve Irak savaşlarına kaynak aktarma çabası sonucu oluşan bütçe açıklarının da payı olduğu anlaşılmaya başlandı.
Nitekim Liberal Düşünce’nin “Kimin Krizi” konulu sayısında Mustafa Acar’ın “Kriz kimin krizi” adlı makalesi krizin mahiyetini, sebeplerini ve yapılan fevri müdahalelerin ne gibi sonuçları olacağına dair önemli ipuçları veriyor.
Mises, Human Action adlı eserinde hükümetlerin piyasaya olur olmaz müdahalelerini eleştirirken şöyle bir tespitte bulunuyor: “Prensler ve demokratik çoğunluklar iktidar sarhoşudur. İsteksiz de olsa doğanın yasalarına tabi olduklarını kabul etmek durumundadırlar. Oysa iktisadi yasa kavramını reddederler. (...) Esasen, iktisadi tarih, iktisat yasalarını küstahça ihmal ederek tasarlandığı için başarısızlığa uğramış hükümet politikalarının uzun bir listesidir.”
Acar da bu tespite atıfta bulunarak temel iktisadi yasaları hatırlatıyor, kriz(ler)den kurtuluşun yegane yolunun Avusturya İktisat Okulu’na kulak vermek olduğunu belirtiyor ve krizden çıkış için orta ve uzun vadeli reçeteler sunuyor.
Ayrıntıya inmeden Mustafa Acar’ın belirttiği evrensel iktisadi yasalara değinmek istiyorum:
Arz-talep yasası: Piyasaya dışardan herhangi bir müdahale olmadıkça fiyat mekanizmasının arz ve talebi dengeye gelmekte, zaman içerisinde piyasada arz fazlası veya talep fazlası meydana gelmemektedir.
Azalan marjinal fayda: Bir malın ilave biriminden tüketildikçe her ilave birimden elde edilen fayda, bir önceki birime kıyasla daha düşük olmaktadır.
Fırsat maliyeti: Doğası gereği yetileri, arzularına nazaran sınırlı olan insan bir şeyi yapmaya karar verdiğinde bir başka şeyden vazgeçmek durumunda kalır. Piyasada iktisadi bir ilişki içerisinde olan her rasyonel bireyin yapmış olduğu tercih, o tercihin haricindeki diğer sayısız tercihten vazgeçmeyi beraberinde getirir. Dolayısıyla bireyler tercihte bulunurken vazgeçtikleri/vazgeçmek zorunda kaldıkları fayda veya tatminleri (yani fırsat maliyetlerini) gözönünde bulundurmalıdır.
Değerin subjektif karakteri: İktisat teorisyenleri yüzyıllarca bir metanın değerinin reel ölçütünün ne olduğu konusuna eğilmişler, Ricardo’dan Marx’a klasik ve marksist iktisatçılar değerin reel ölçütünün emek olduğunu savunmuşlardır. Ancak iktisat tarihinde “değer (elmas-su) paradoksu” olarak bilinen çölde susuz bir insana göre suyun elmasa nazaran daha değerli olduğu gerçeği bu teoriyi çökertmeye yetmiştir; açıktır ki bir metanın değeri, metaya olan ihtiyacın, o malı alacak kişinin o mal için reel gelirinden vazgeçmeye razı olduğu miktarıdır. Zaten bu teori arz-talep yasasının da temelini oluşturur.
Emek-değer ve subjektif değer teorilerini bir örnekle kıyaslayacak olursak; emek-değerciler efektif talebin söz konusu olmadığı 5 br.lik emek miktarı kullanarak üretilen bir metanın değerinin 5 br. emek fiyatı olduğunu iddia ederken, subjektif değer teorisyenleri metayı kimse talep etmediğinden metaya değer biçilemez görüşündedir.
Parasal genişleme şişkinlik ve kriz üretir: Dünyanın her yerinde hükümetlerin elinde bulunan para basma tekeli, devletlerin elinde büyük bir koz olarak her zaman saklı bulunmaktadır. Piyasaya arz edilecek olan her karşılıksız para fiyatları şişirecek, enflasyonu engellemek için hükümetlerin para arzını durdurması piyasalarda daralmaya neden olacaktır. Amerikalı iktisatçı Milton Friedman’ın hafızalara kazıdığı şekliyle “enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir olgudur.”
Friedman`a göre, enflasyonun ilk evrelerinde iş hayatı hareketlenir, ticaret hacmi yükselir, istihdam imkanları artar, talep canlanır. Bir süre sonra işler tersine döner, artan tüketim yüzünden fiyatlar yükselir. İşçi, memur gibi sabit gelirliler nominal gelirlerindeki artışa rağmen, daha az mal ve hizmet alabildiklerini, yani satın alma güçlerinin gerilediğini fark ederler. Tüccar ve esnaf da ellerine geçen para miktarının fazla olduğunu görmelerine rağmen giderlerinin de artması sonucu reel gelirlerinde zayıflama olduğunu farkeder, telafi için fiyatları sık sık yükseltirler. Halbuki talep artık istikrarını kaybetmiştir. Son kertede ortaya enflasyonun ve durgunluğun birlikte yaşandığı, “stagflasyon” denilen durum oluşur. Friedman bu durumu bir alkoliğin alkol aldığı gece ve ertesi sabahki durumuna benzetir.
Amerika’daki ekonomik krize Bush iktidarından bugüne karşılıksız basılan paralarla bizzat devlet sebep olmuş, henüz iki sene önce hayatını kaybeden Nobel ödüllü iktisatçı Milton Friedman’ın da eminim kemikleri sızlamıştır.





Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...