Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

ahmet-ihsan-kaya2009 yerel seçimleri yaklaştıkça siyasal partiler tarafından seçimlere yönelik yatırımlar da hız kesmeden devam ediyor. AKP’li belediyelerin kömür-bakliyat yardımları, Kürtçe TV’nin yayına başlaması (bu bir başka yazının konusu olacak) ve hatta Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki “one minute!”u yaklaşan yerel seçimlere birer gönderme olarak telakki ediliyor.

Keza CHP lideri Deniz Baykal’ın “çarşaf açılımı”ndan sonra şimdi de “Her mahallede birer Kuran kursu açılmalı” şeklindeki çıkışı karşısında toplum olarak nasıl bir tepki göstereceğimizi bile şaşırmış durumdayız. Yıllar boyu statükonun, rejimin yılmaz savunucusu; faşizan Kemalist paradigmanın siyasal hayattaki temsilcisi olan CHP’nin “çark etmesi” statükoya bel bağlayanları öfkelendirdiği kadar (bkz. Hıncal Uluç, Sabah, 7.2.2009, ‘Bu CHP’ye oy vermek, Cumhuriyet’e ihanettir’) İslami kesimi ve liberalleri de şaşırtmış durumda. Baykal’ın savunduğu argüman ise, sıkı durun, “Laiklikte de din öğrenme özgürlüğü vardır.” Baykal doğru söylüyor, lakin ilginç olan bir siyaset bilimcinin laikliği bu kadar geç kavraması.

“Açılım”ları tartışmak değil amacım, amacım insanların açılımlara “seçim yatırımı” gözüyle bakarak tepkili yaklaşmalarının yanlışlığını ortaya koymak. Her birey, elbette kendi oylarıyla meclise girmiş milletvekillerinden mecliste kaldıkları süre boyunca kendi taleplerini yerine getirmelerini ister, bu en tabi istektir. Bu nedenle bireyler kendi vekillerinin seçimden seçime kendilerini hatırlamalarından şikayetçidir. Fakat acaba salt seçimden seçime halkın hatırlanması, “açılım”ların salt seçim dönemlerinde yapılması, açılımlara tepki göstermeyi veya açılımları ciddiye almamayı gerektirir mi? Kişisel kanaatim, kesinlikle hayır.

Genel kabulün aksine demokrasilerin en büyük nimeti yönetenin halk tarafından seçilmesi değildir, demokrasilerin en büyük nimeti halkın arzularına yönelik eylemler yapılmasının siyasal otoritelerin lütfundan değil, zorunluluğundan kaynaklanmasıdır. Ortaçağ monarşilerinde monark, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi kabul edildiğinden ve aslında ülke toprakları içerisinde var olan herşey (insanlar dahil) monarka ait olduğundan; monarkın halka yönelik hizmetleri, aynen bir babanın çocuğuna çikolata alması gibi birer lütuf olarak kabul ediliyordu. Liberal demokrasi ise bu “lütuf” mantığını ortadan kaldırmıştır, bunu bir “zorunluluk” haline dönüştürmüştür.

Gönül ister ki seçilmiş siyasetçiler mecliste bulundukları süre zarfında sürekli halk için çalışsınlar, fakat gönlün istemesi yetmiyor. Zaten modern demokrasilerde de halk için çalışmak siyasetçilerin gönüllerine bırakılmıyor, lütuf ortadan kalkıyor, zorunluluk devreye giriyor. Bunun en büyük nedeni seçimlerin belirli aralıklarla yenilenmesidir. Bir sonraki seçimde yeniden seçilebilme kaygısı güden her siyasal parti, halkının veya tabanının istekleri doğrultusunda hareket etmeye kendini zorunlu hissediyor. Aksi halde yeniden seçilemeyeceğini biliyor.

Bu nedenle aslında demokrasiyi bir nevi piyasa mekanizması şeklinde görmek de yanlış olmaz. Nasıl ki piyasada üreticiler, tüketicilerin beğenilerine göre mal/hizmet üretiyor ve üretilen metanın değeri müdahalesiz bir piyasada arz-talep ilişkisiyle belirleniyor; aynen öyle de siyasal seçim sürecinde hizmet üretme iddiasıyla yola çıkan siyasal partiler, hizmet tüketecek olan seçmenlerin beğenilerine hitap ediyor ve bu yolla oy toplayarak iktidara geliyorlar. Tüketicilerin beğenilerine/ihtiyaçlarına seslenemeyen üretici, alıcı bulamadığından piyasadan nasıl çekilmek zorunda kalıyorsa; aynen öyle de halkın beğenilerine/ihtiyaçlarına seslenemeyen siyasal parti aktif siyasal hayatta kendine yer edinemiyor.

İşbu nedenle Baykal’ın herkesi şaşırtan “dinci” açılımlarını takdir ediyorum, Baykal’lı CHP yüzyıla yakındır sahip olduğu imtiyazları birer birer kaybettiğinin farkında. Baykal’lı CHP demokrasinin Türkiye’de yerleşmeye başladığının da farkında. Tam da bu yüzden Baykal’lı CHP rejimin bekçiliğini yapmayı sürdürdükçe, statükonun devamı için çalıştıkça tüketicilerin (seçmenlerin) beğenilerini (oylarını) alamayacağının farkında.

Sözün özü Baykal’lı CHP artık devletin “olmazsa olmaz” kabul edilen kurumlarından biri olmaktan, “siyasal parti” olmaya doğru adım atıyor. Bundan böyle bir “siyasal parti” olacağı için de diğer siyasal partilerin yaptığı gibi halkı karşısına almaya çekiniyor. Bu takdir edilesi bir durumdur ve övgüler şu veya bu siyasal partiye değil, demokratik seçim mekanizmasına gelmelidir.

Modern demokrasi dediğimiz “liberal demokrasi” salt bu yönüyle değil; ifade ve basın özgürlüğünün teminat altına alınması, azınlığın birgün iktidara gelebilme ihtimalinin bulunması, yasa önünde eşitlik ilkesini beraberinde getirmesi, yönetilenlerin yönetenleri denetleme hakkının saklı bulunması gibi diğer özellikleriyle birlikte içerisinde bulunduğumuz tarihsel koşullarda en adaletli, en insani ve en etkin sistemdir. Lakin demokrasiye gereğinden fazla anlam yüklenmesi sonucu ortaya çıkabilecek başka problemler de mevcuttur. Bunları da bir sonraki yazıya bırakalım...

 


Bu Yazıyı Paylaş!

Facebook! Reddit! Del.icio.us! Google! Live! Technorati! StumbleUpon! Twitter! TwitThis
Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.