Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü'nün hazırladığı "Türkiye'de farklı olmak, din ve muhafazakârlık ekseninde ötekileştirilenler" başlıklı rapor geçtiğimiz hafta boyunca fazlasıyla tartışıldı. Söz konusu araştırma, Şerif Mardin’in dile getirdiği “mahalle baskısı”nın somut örneklerini ortaya çıkarması bakımından şüphesiz ki oldukça önemlidir. 401 kişi ile mülakat şeklinde yapılan araştırmaya bakılırsa Anadolu’da kadınlar, aleviler, kürtler, laikler, farklı yaşam tarzı tercihi olan kesimler dindar-muhafazakar çevrelerden gelen sosyo-psikolojik baskıya yenik düşüyor.
Buraya kadar herşey normal, olması gerektiği gibi cereyan ediyor. Hoşumuza gitsin yahut gitmesin artık literatüre “mahalle baskısı” olarak kazınmış sosyolojik gerçeğe ilişkin nesnel verilerin ortaya çıkması bize Anadolu’da farklı yaşam tarzlarını benimsemiş kesimler tartışılırken sağlıklı yorum yapma imkanı sunabilir.
İşin benim anlamlandıramadığım kısmı ise böylesi bir araştırmaya dayanarak “işte mahalle baskısı”, “bu dincileri durdurmazsak şeriat gelecek”, “Türkiye Malezya mı oluyor?”, “uyan uyan Gazi Kemal, Ankara’nın taşına bak” yaygarası yapılarak siyasal otoriteye mesaj gönderilmesi; sosyo-psikolojik baskıyı durdurmak için siyasal otoritenin dindar-muhafazakar kesime kanuni bir baskı uygulaması gerektiğini dile getirmesi, dile getirmese de ima etmesi.
Buna ek olarak Fikret Başkaya’nın deyimiyle “başıyla yürüyen, ayağıyla düşünen” kimi Türk aydınlarının dindar kesime yönelik daha önceki veya halihazırdaki baskıyı meşrulaştırmak için “mahalle baskısı” argümanına müracaat etmeleri.
Toplumda azınlıkta bulunanların çoğunluk karşısında kendilerini güçsüz, zayıf hissetmeleri ilk defa karşımıza çıkan bir olgu değildir. Aksi zaten eşyanın tabiatına aykırıdır. Tarihin her devrinde, dünyanın bütün topraklarında bir toplulukta azınlıkta kalanlar böylesi bir sıkıntıyı yaşamaktadırlar. Nitekim Fazıl Say’ın “onlar toplumda %70, biz %30” serzenişi bu zayıflığa bir isyan niteliği taşır. Say’ın ve benzer endişelere sahip kesimlerin serzenişleri bu duruma bir son verilmesi için gösterilen tepkilerdir. Son vermesi gereken ise onlara göre siyasal otoritedir.
Herhangi bir baskının, özgürlük ve hak ihlalinin önüne geçmesi gereken adli makamlardır. Hukukun amacı, adaletsizliğin hükümran olmasını engellemektir. Fakat karşı karşıya olduğumuz durumda baskı, “fiziksel engelleme”ye varmadığı sürece suç niteliği taşımadığından adli makamların ilgi alanı dışındadır.
Bu tür durumlarda siyasal otoriteye başvurulması bizim pek alışkın olduğumuz bir şeydir. Yıllar boyunca kişi hak ve özgürlüklerine müdahaleyi bir vazife telakki etmiş olan devletimiz ağaç budar gibi bireyleri, diğer bireylerden farklı kılan unsurları yok ederek tek tip birey oluşturmayı başarmıştır. Bu tek tip birey laik, Atatürkçü, milliyetçi, dindar lakin dinin gereklerini de devlet izin verdiği ölçüde yerine getiren bir şablona sahiptir. Bu şablonun dışına taşan bireyler zaten tek tük oldukları için toplumda kolayca eritilmiş, direnerek farklılıklarını ön plana çıkartan ve müesses düzeni eleştirenlerse kanuni yaptırıma tabi tutulmuştur.
Fakat o günlerden bugünlere Türkiye’de nisbi olarak kişi hak ve özgürlükleri gelişmiş, hukuk evrensel ölçütlere yaklaşarak keyfi yaptırımlardan arındırılmış, yarım yamalak da olsa demokrasi yerleşmeye başlamıştır. Tüm bunların doğal sonucu olarak vicdan, düşünce ve ifade özgürlükleri gelişmiş; herkesin kendi doğrusunu yayma özgürlüğü olan propaganda kültürü insanları etkisi altına almıştır. Rahatsızlığın temeli burada yatmaktadır.
Bugün Fetullah Gülen cemaatinin temel özgürlükleri gereği düşüncelerini yaymaları ve taraftar toplamaları şikayete konu olan bir durumdur. Araştırmada da mahalle baskısında cemaatlerin ve tarikatların büyük yeri olduğu iddia edilmektedir. Alışmış olduğumuz “devlet kültürü” dolayısıyla cemaatlere “denetim”den söz edilmektedir. Oysa Gülen cemaatinin propagandasından şikayetçi olanların yapması gereken karşıt bir propagandayı yapmak için sivil toplum örgütü kurmak ve bu doğrultuda çalışmalar yapmaktır. Eğer Gülen cemaatine karşıt bir söylem esas alanlara yönelik fiziksel bir baskı söz konusu ise o zaman hukukun göreve çağrılması gerekmektedir.
Mahalle baskısından şikayetçi olanlar sorumluluk almayıp devletin kendi taleplerine göre müdahale etmesini istedikleri müddetçe de baskıdan kurtulmaları pek mümkün değildir. Karl Popper, “Çoğu insan özgürlüğü gerçekten istemez, çünkü özgürlük sorumluluk almayı da kapsar ve insanların çoğunluğu sorumluluk almaktan kaçar” derken bu gerçeği dile getirmektedir.
Toplumsal baskıyı minimize etmek için ise kamu görevlilerini göreve çağırmak yapılması gereken en son şeydir kanaatimce. Kamu otoritesi kendi elinde olduğu zaman karşıt görüşlere ve propagandaya müdahale edenler, kamu otoritesi başkalarının eline geçtiğinde kendilerine yönelik baskı yapılmasını da kabul etmiş olurlar.
Yapılması gereken kamu eliyle değil, aksine bireylerin kendi arzu ve çabalarıyla hoşgörü ve diyalog kültürünün yayılmasıdır. Toplumumuz da bu kültüre çok fazla yabancı değildir. Mevlana, Yunus Emre, Said Nursi gibi zamanlarının en büyük din alimleri bu amaca yönelik çalışmıştır. Öte taraftan Hrant Dink belki de tüm azınlıklar adına hoşgörü ve diyalog çağrısını dile getirenlerdendir.
Hoşgörü ve diyalog için bunca örnek varken Türkiye’de hoşgörüsüzlüğün ve düşmanlığın filizlenmesinin sebebi de şüphesiz ki “İttihatçı kafası”nın bir virüs gibi yaydığı zulüm ve baskı kültürüdür. Bu kültürün yok edilmesi ise az önce saydığımız iç dinamiklerin ve bunlara ek olarak liberal değerlerin yerleşmesi ile mümkündür. Bu minvalde şiddetle tavsiye edeceğim kitap ise John Locke’un “A Letter Concerning Toleration” (Hoşgörü Üstüne Bir Mektup) adlı şaheseridir.





Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...