İki kişiyle oynanan bir oyun var. Oyunun kuralları da oyunu oynayan taraflardan biri tarafından konulmuş. Lakin gelin görün ki oyunun kurallarını koyanlar zamanla üstünlüğü karşı tarafa kaptırmış. Bu durum, kuralları koyan tarafa öyle büyük bir acı vermiş ki, kuralları koyan taraf burnundan soluyarak, ağzından salyalar akıtarak kendi kurallarına bile aykırı biçimde oyunun kurallarını değiştirmeye kasıyor. Türkiye’de durum bundan ibarettir. 82 anayasasını hazırlayan zihniyet tarafından Kemalist rejimin bekçiliğini yapmakla görevlendirilen Anayasa Mahkemesi, rejimin kendisine tanıdığı hak ve yetkilerin sınırlarını apaçık ihlal etmiştir. Faşizan Kemalist mi, bürokratik elit mi, laikçi oligarşi mi ne derseniz diyin işte bu kesim, faşist düzenini korumak adına yıllar önce kendi koyduğu kuralları bile yetersiz görmüş, çiğnemiştir.
82 anayasasının 148. maddesi Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini anlatmıştır. 1. fıkrada açıkça anayasa değişikliklerinin sadece şekil yönünden denetlenebilmesine imkân verilmektedir. Şekil yönünden denetlemenin ne olduğu da ilgili maddenin 2. fıkrasında geçiyor: “Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, …………….. Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır.” Yani Anayasa Mahkemesi’nin bu davayı incelemek gibi bir yetkisi yok. Ama mahkemeyi denetleyecek mekanizma da yok ne yazık ki. Anlayacağınız erklerin zirvesi, rejimin temel dayanağı, neredeyse bütün devlet işlerinin denetimini yapan, devletin en üst kuruluşunun kararlarında hiçbir dayanak yok, kendi kafasına göre hareket ediyor! Bu kadar çürümüş işte devletin tepesi…
Olayı basit bir başörtüsü meselesine indirgemek son derece yanlış bana kalırsa. 9 Şubat 2008'de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren maddeler şunlar:
-(md.10) Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmelidir.
-(md.42) Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.
Anayasa Mahkemesi bu iki maddeyi iptal ederek bize kanun önünde eşit olmadığımızı ve devlet babanın kafası estiğinde bireylerin yüksek öğrenim hakkından mahrum bırakılacağını söylüyor aslında. Şimdi çağdaş, medeni, ilerici, Atatürk ilke ve inkılâplarına sımsıkı bağlı, laik cumhuriyet kadınları için için seviniyor, "ay Ayten Hanım laik cumhuriyet ne güzel kurtuldu, eki eki" kutlamaları falan yapıyorlardır ama bu davanın sadece başörtüsünü ilgilendirmediğini hatırlamaları gerek. Yarın bir gün sövdüğünüz dinciler şu an Kemalistlerin işgal ettiği yerlere gelirse ne olacağını hiç düşündünüz mü? Yürütmenin herhangi bir organını işgal etmiş olan dinciler bu iptal kararını "nasılsa a.m. kanun önünde eşitliği, idarelerin ve devlet organlarından eşit olarak yararlanma hakkını iptal etti" gerekçesiyle size karşı bir negatif ayrımcılığa gidemezler mi zannediyorsunuz? Dava mı açacaksınız? Açın davanızı, yargıyı da dincilerin işgal ettiğini düşünün. Dinci hakim çok da haklı bir şekilde bugünkü kararı emsal gösterecek ayrımcılığa eyvallah diyecektir.
Karar siyasiydi, hukukiydi tartışmasına girmeye gerek yok. Bu karar yasamanın asli niteliği olan “yasama yetkisi”ni ortadan kaldırmıştır. Bundan sonra TBMM hiçbir karar alamayacaktır, kararı alacak olanlar “hukukun üstünlüğü”nü savunması gerekip de hukukun içine eden 11 tane yargıçtır. Geri kalanların alayı kukladır, alayı gereksiz unsurdur.
Şimdi Pollyanna’cılık oynayan bazıları “bu yeni bir anayasa yapımı için büyük bir fırsat” falan diyorlar ama benim umudum falan kalmadı. Diyelim ki yeni bir anayasa hazırlıyoruz, ne yapacağız da bu oligarşiyi durduracağız? Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini mi kısıtlayalım? Zaten yetki dışı hareket ediyorlar, kısıtlasan ne yazar? Hem gerçek bir “Yüce Mahkeme” hukukun, özgürlüğün, insan haklarının, demokrasinin yanındadır. Dolayısıyla birey menfaati açısından Anayasa Mahkemesi şarttır. Bizdekinden olmamak kaydıyla.
Tek bir şansımız var: Batı ile entegre olmak, AB’ye tam üye olmak. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, daha zengin, daha güvenli, daha insan gibi bir yaşam, daha yaşanılası bir çevre istiyorsak bu bizim için şart. İranlaşmamak, Malezyalaşmamak, dincilik vs. istemiyorsanız yine koşacağınız kapı AB kapısı. Başka çıkar yolunuz yok! Bu “tek yol” için de demokrasimizi geliştirmemiz, özgürlüklerimizi maksimum düzeye çekmemiz, hukukumuzu “evrenselleştirmemiz”; hepsi için de milletin iradesine saygı duymamız şart.
Başörtüsünden, AKP’den, dincilerden, liboşlardan nefret edebilirsiniz. Ama demokrasi, özgürlük, insan hakları, zenginlik, güvenlik, insanlık istiyorsanız da nefret ettiklerinize rağmen milli iradeye saygı duyun, AB yolculuğuna çomak sokmaya çalışanlara prim vermeyin. Çomak sokmak istiyorlar, çünkü AB onlar için oligarşilerinin sonu demek.
Aksi takdirde batıyoruz, çok feci bir şekilde…
Etiketler:





Yazarlar
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...