Ayhan Bilgen: 'Yeni bir açılım şart'
Yazan Administrator   
Cumartesi, 16 Ağustos 2008
Makale İçeriği
Ayhan Bilgen: 'Yeni bir açılım şart'
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Sayfa 6


Susurluk'tan bugüne on yıldan fazla bir zaman geçti. Bugünkü statükocu kesim, Ergenekon'un avukatlığına soyunan kesim o gün Susurluk'a karşı çıkıyor, “ucuna kadar gidelim” diyorlardı. O günden bugüne ne değişti ki bu insanlar karşı cephe almaya başladılar, Ergenekon'un avukatlığına soyunmaya başladılar?

Türkiye'de bir tane Ergenekon mu var, ya da bazılarının dediği gibi yirmi beş tane Ergenekon mu var bunu bilmek lazım. Adı Ergenekon mu değil mi bilmiyorum ama derin devlet denilen şey çok homojen ve hiyerarşik bir yapı olmaktan öte, içerisinde bir sürü küçük derin devletçiklerin olma ihtimali de çok yüksek. Bu derin devletçiklerin bazıları daha sağ eğilimli, bazıları daha sol eğilimli olabilir. Nasıl Susurluk'ta Hüseyin Kocadağ, Abdullah Çatlı gibi farklı çizgideki isimler aynı arabanın içinden çıkıyorlarsa, zaman zaman bu ilişkiler kesişiyor, bazen de bir kamplaşmaya, çatışmaya dönüşüyor. Türkiye'de 28 Şubat bazılarına göre sol bir derin yapılanmadan geliyor idiyse ve buna karşı nasıl sağ ve muhafazakarlar tepki verdiyse 71 muhtırası da tersini taşıyordu, sağ bir yerden gelmişti ve solu cezalandırmıştı. Tıpkı darbeler konusundaki seçici tutum gibi iyi darbe kötü darbe, karşı çıkılmaya değer darbe ayrımı yapılıyorsa bazılarınca, bence Susurluk ve Ergenekon konusunda da böyle ayrımlar yapılıyor. Olayın Abdullah Çatlı isminin ön plana çıktığı bir yapıdaysa başka türlü; Doğu Perinçek, İlhan Selçuk gibi isimler ön plana çıkıyorsa başka türlü olmalı gibi, kendini ona göre konumlandıran bir pozisyon almaları olduğunu düşünüyorum. Burada tabii rollerle, işlevleri birbirine kesinlikle karıştırmamak lazım. Bir kişi kamuoyunda sol kimliği ile bilinebilir, ama en büyük zararı sola verebilir bu tür yapılanmalarda. Tam tersine sağcı gözükebilir, muhafazakar gözükebilir, dindar gözükebilir ama en büyük darbeyi bilakis o çevreye yapabilir. Burada kaba pozisyon alışlar üzerinden de CHP'nin tutum belirlediğini düşünüyorum, tabii bir takım bilmediğimiz başka kayıplara dönüşmesinin kaygısını da taşıyor olabilir.



Medyada da ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyoruz ama bazı haberler çıkıyor. Kimisi diyor ki “Ergenekon yapılanması NATO'yla birlikte başlayan, daha sonra tasfiye edilemeyen bir örgüt”, kimisi diyor ki “daha da eskiye, İttihat-Terakki zihniyetine dayanıyor.” Hatta Atatürk'ün Samsun'a çıkışını ve Anadolu’da yapılan kongreleri falan Ergenekonvari bir cuntacı faaliyet gibi gösterme eğilimi var. Siz bunlardan hangisine katılıyorsunuz, bunların dışında başka bir şey de olabilir mi?

Burada siyah ve beyaz gibi bir doğru aramanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan İttihat Terakki yapılanması ile Alman istihbaratının ilişkilerini düşündüğünüzde gayet iç içe bir angajman boyutunda ilişki olduğunu görüyorsunuz. Bu çok doğal bir şey çünkü İngiliz planları Kafkasya'da, Ortadoğu'da, hatta doğrudan doğruya Osmanlı'nın merkezinde İstanbul'da İngiliz planları varken Almanlar'ın İttihatçı'ları desteklemesi, İttihatçı'ların tırnak içinde Alman'lara sığınması çok anlaşılabilir bir şey. NATO süreci de aynı denklem üzerinde değerlendirilebilir. Buraya gelirken birşey belirteyim bu derin ilişkiler, kayıt dışı ilişkiler her devlette vardır ve belki de demokrasinin en büyük zaafı yumuşak karnıdır ve Osmanlı'nın cumhuriyete dönüşmüş olması bu örgütlenmenin tümüyle tasfiyesi anlamına gelmez. Tek parti döneminde de bir takım olaylarda bu yapılanmanın etkisi söz konusudur. İstanbul’da azınlıklara yönelik Eylül olayları olarak bilinen meşhur olaylar da doğrudan doğruya devletin içinden bir takım görevlilerin üstlendiği roller... Kıbrıs Mukavemet Teşkilatı'nın oluşması, Azerbaycan'daki darbe gibi sayılabilecek bir sürü vaka var. Bunlar doğrudan doğruya devletin en üst birimlerinin de bilgisi dahilinde ve ülkenin çıkarları için, tırnak içinde söylüyorum, çıkarları için yapılmış davranışlardır. Dolayısıyla şöyle bir ayrımı yapmak lazım: Ergenekon devlete rağmen bir çeteleşme mi, devlet içinde devlet gücünü kullanan bir çeteleşme mi? Bu ikisi biraz birbirinden farklı şeyler.

Ben problemin devlete rağmen bir çeteleşme biçiminde olduğu kanaatine kendimi ikna edemiyorum. Çünkü askeriye gibi hiyerarşik bir yapıda bunun çok kolay olmayacağını, sizin durup dururken kendi kendinize bir başka ülkede darbe yapmak, bir ülkeyi kurtarmak, bir ülkeyi eğitmek, olgunlaştırmak gibi bu tip işleri yapamayacağı düşüncesindeyim, devlete rağmen yapamayacağı düşüncesindeyim. Osmanlı’nın son dönemleri ile NATO dönemindeki benzerlik şudur: Sonuçta bir Sovyet tehdidi, bir Komünizm tehdidi tanımlanmıştır. Ortak tehditler farklı güçleri bir araya getirir, o zaman da Türkiye'deki milliyetçi sağ gençlik hareketleri ile daha çok Amerika merkezli güvenlik algılaması bir yerde buluşmuştur ki bunun itirafları zaten var, biliyorsunuz Genelkurmay'a bağlı olduğu söylenen bir birimin ödeneğinin bile Amerika'dan karşılandığı, NATO'dan karşılandığı başbakana sonradan söyleniyor. Bunlar kitaplarda yazıldı çizildi, Ecevit'in “bu birim nerden çıktı” dediği, “şimdiye kadar kim karşılıyordu ödeneğini” dediği biliniyor. Soğuk savaş döneminden kalma ama bir süre sonra Sovyet tehdidi ortadan kalkınca tasfiye olmuş yapılanmalar, Gladio benzeri yapılanmalar, İtalya'da, İspanya'da bir takım ülkelerde vardı; Türkiye bu tasfiyeyi gerçekten yapmadı. Dolayısıyla Ergenekon 'da onun da izleri, bağlantıları, uzantıları olabilir fakat sadece oraya indirgemek bence doğru değil çünkü burada konsept değişikliğe uğramış durumda. Nedir bu konsept değişikliği? Birincisi Sovyet tehdidi bittikten sonra yani seksenli yıllardan sonra İslam, radikal İslam tehdidi abartılarak, bilerek ön plana çıkartıldı. Bunun ortaya çıkardığı daha sol bir derin devlet yapılanması var. Batıdaki İslamafobia ile örtüşen bir yapılanmadır bu, ona paralel giden bir yapılanmadır. 28 Şubat'ta kendini ortaya koymuştur ki AKP’ye karşı imha operasyonunun da bir tarafı budur.

Yani sadece radikal İslamcı kesime veya dindar kesime karşı yapılan bir hareket mi yoksa konjönktür gereği kime uygunsa ona karşı uygulanan bir hareket mi?

Her dönemde başka yüzü ön plana çıkan, başka ağırlıkları belirleyici olan, başka dinamikleri daha etkin olan bir yapılanma söz konusu diye düşünüyorum. Burada tabii bir şey çok önemli bence, Kemalizm, durağan statükocu kemalist yorumlama resmi ideoloji algılaması artık toplumsal bir birleştirici rolünü oynamıyor. Eskiden oynuyor muydu? Eskiden de bana göre oynamıyordu, hiç oynamadı şimdiye kadar ama eskiden bastırılan duygular şimdi teknolojinin gelişmesi, kontrol edilemeyen alanların genişlemesi, bilginin paylaşımı, daha açık konuşma, daha uluslararası arenada ortaya konulan şeyler öyle gösteriyor ki artık Türkiye'de bir 1930-40'lı yılların Sovyet'lerinde olduğu gibi İtalya'sında Almanya'sında olduğu gibi bir resmi ideoloji dayatmacılığı artık mümkün değil. Bence bunun bitişinin yansımalarının tezahürlerini yaşıyoruz. Çünkü ben özellikle 28 Şubat'tan sonra devlette şöyle bir okuma geliştiğini düşünüyorum. Bu Atatürkçülük üzerinden olmuyor, toplumsal ortak payda acaba milliyetçilik üzerinden olabilir mi? Çünkü milliyetçilik iki işe birden yarıyor, iki iç tehdide birden cevap veriyor. Hem İslamcılığı içeriden kontrol ediyor, bloke ediyor, İslamcıları devlete entegre ediyor; hem de bölücülüğe karşı bir sigorta oluyor.

Aynı söylem biliyorsunuz 28 Şubat'ta da var, Kenan Evren'in sağcı gibi gözüken söyleminde olduğu gibi, 28 Şubat'ın Teoman Koman'ının öncesinde söylediği sözlerinde de terörle mücadelede dindar birtakım insanların kullanıldığı gibi söylemlerinde de var. Dolayısıyla burada bence milliyetçiliğin çok kritik bir rolü var. Bunun vatanseverlikle, ya da müspet milliyetçilik gibi tanımlamalarla izahı bence mümkün değil. Burada Türkiye'de varolan doğrudan doğruya dışlayıcı, ayrımcı hatta bölücü bir role sahip. Devleti kutsuyor, devleti putlaştırıyor ve bazen açıktan kavgaya tutuşuyor işte solla, bölücülükle tırnak içinde Kürt hareketiyle olduğu gibi. Bazen İslamcılarla ilişkisinde olduğu gibi daha yumuşak yüzünü gösteren, onları kanatlarının altına almaya çalışan, himaye etmeye çalışan, korumacı bir refleks biçiminde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu milliyetçi, yani Kemalizm'in yerine altı ok yerine bir tanesini ön plana çıkararak onun toplumca daha benimsenebilir, sahiplenebilir olduğu bir pozisyonu yaşıyoruz. Burada tabii bir kırılma noktası laikliktir, milliyetçiliği çok ön plana çıkardığınızda laiklikle ilgili tehdit o zaman geri plana itiliyor, laikliğe yönelik bir tehdit geri plana itiliyor o durumda da başka dengeler, başka iç hesaplaşmalar başlıyor.

Şimdi şöyle bir tek tipleştirme var galiba, Türk olacak, Sünni Müslüman olacak, ama dininin gereklerini de bizim izin verdiğimiz ölçüde yerine getirecek...

Burada tabii bir kere paradigmanın temeli yanlış, paradigma bizim işimize yarıyor olsa da yanlış. Yani “ne güzel işte herkesin başını örttürüyorlar, ne güzel işte kimsenin ateist olmasına izin vermiyorlar, ne güzel işte kimseyi Alevi falan yapmıyorlar herkes dört dörtlük dindar Müslüman sünni oluyor” falan gibi bir düşünce de yanlış. Bu bir inanç açısından gurur duyulacak, onur duyulacak bir şey değil; bu topraklarda ne kadar kültür, dil, inanç, özgürce yaşayabiliyorsa bu bence İslam adına ya da Türklük adına gurur duyulacak şeydir. Yani dersiniz ki “biz Türkler, tırnak içinde sünniler, biz Müslümanlar egemeniz ama burada Alevi, Süryani, Kürt, Çerkes, Laz herkes Hıristiyan bu topraklarda özgürce yaşadı, kendi tercihini yaptı” bu onur duyulabilecek bir şey olabilir. Tersi utanılacak bir şeydir, dolayısıyla bence o tektipleştiren algının arkasına önce, herkesten önce Sünni Müslümanların saklanmaması lazımdır. Bu öyle bir şey ki bugün sizi yanına alıyor solcuyu dövüyor, belki Alevi'yi dövüyor, Kızılbaş'ı dövüyor sonra dengeler değişiyor, uluslararası dengeler ya da iç dengeler değişiyor bu sefer Alevi'yi yanına alıyor şeriatçıyı dövüyor, irticacıyı dövüyor, tarikatçıyı dövüyor, nurcuyu dövüyor. Bu pozisyonu, bu elleri bozacak bir açılıma ihtiyaç var. Bence Türkiye'nin çıkış noktası da bu kamplaştırarak yöneten dili, bu ezberi bozacak kuşatıcı bir paradigmanın gelişmesi gerekiyor. Bu kuşatıcı paradigmada herkes kendisi gibi olabilmeli, yani kimse ötekileşmek zorunda hissetmemeli kendini, ama müthiş bir empati kültürü, empati ahlakı gelişmeli. Ben bir Alevi'nin yaşadığı acıyı hissedebilmeliyim, bir solcu başörtülü bir kızın hissettiğini, yaşadığını veya uğradığı ayrımcılığı hissetmeli, bir Türk çocuğu cenazesine kavuşamayan bir Kürt annenin acısını hissedebilmeli, tüm bunlar birlikte ve topyekün hissedildiğinde bence hepimiz için yaşanabilir bir Türkiye söz konusu olacak. Bu olmadığında herkesin sadece kendisi için yontmaya çalıştığı, bir çaba içine girdiği yaklaşımın ben Türkiye'ye bir şey getireceğini düşünmüyorum. Bu konuda ne yazık ki, bu kadar dayak yemiş olmasına rağmen bütün bu farklı toplum kesimlerinin hala sergiledikleri performansı solda da İslami kesimde de çok istenen düzeyde olmadığını ifade etmeliyim.

Ortak Akıl Hareketi belki çok önemli kitlesel bir güç ifade ediyor, darbeye karşı çıkıyor olmaları çok saygıdeğer ama, ikinci madde ile ilgili ne bir eksik ne bir fazla çizgisi doğrusu bana çok gülünç geliyor. Böyle bir şey olmaz sizi zaten o madde ile dövüyorlar, siz de tartışmayı bile kabul etmiyorsunuz. O maddelerle ilgili ne bir eksik ne bir fazla diyorsunuz, buraya dokunmayın diyorsunuz, buraya dokundurtmam diyorsunuz, bu bence içselleştirilmiş bir sömürgeciliktir. Benimsenmiş, kanıksanmış bir pozisyondur. Bu düşünce oldukça bir açılım sergilenemez, bilakis bunları masaya yatıran, “hiçbir şey vazgeçilmez değildir insandan başka, toplum, onun özgürlükleri haklarından başka hiçbir şey vazgeçilmez değildir” deyip devlete dair olan her şeyi masaya yatırdığımızda ben çok iyi bir yerde duracağımızı düşünüyorum. Öyle kurumların yıpranacağını düşünmüyorum, kurumlar kendilerini korur, koruyan anayasa var, koruyan ordu var, bilmem ne var ama toplumu koruyan, toplumun inancını, özgürlüklerini, dilini, kültürünü koruyan bir mekanizma yok. Dolayısıyla da hani siz devlet adına devlete dair ne varsa bunların hepsini masaya yatırdığınızda eminim ki ideal olanı talep ederseniz onlar da kendi koruma reflekslerini ortaya koyacaklar ve bir orta yol bulunacak, yeni bir denge oluşacak. Ama siz pazarlığa onların genel kabullerinden başladığınızda, Ortak Akıl Hareketi'nde olduğu gibi onlar sizi püskürtecek belki duracaklar siz onları biraz bloke edeceksiniz, sonra kendilerine geldiklerinde yine onlar hamle yapacak, böyle bir tahtarevalliye dönmüş bir durum ortaya çıkacak ve bence burdan hiçbir sağlıklı sonuç çıkmaz.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 16 Ağustos 2008 )
 
website statistics