Dünya, bir yandan ABD merkezli olmakla birlikte kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizin etkileriyle boğuşurken, bir yandan da bu krizin sebepleri ve çıkış yollarına ilişkin olarak akademik mahfillerde yoğun bir tartışma yaşanıyor. Marksistler, sosyalistler, Keynesyenler ve bilumum devlet fetişistleri krizin sebepleriyle ilgili derinlemesine inceleme yapmaktan imtina ederek kapitalizmi suçlarken; serbest piyasa savunucuları krizin sebepleri ve çıkış yolları hakkında önemli ipuçları gösteriyor. Biz de medyada yalan yanlış yazılan-çizilenler nedeniyle küresel krizle ilgili oluşan dezenformasyondan kurtulmak amacıyla, serbest piyasanın yılmaz savunucularından Prof. Dr. Mustafa ACAR’la görüştük.
1929 büyük buhranı ile şu an sürmekte olan küresel kriz arasındaki temel ayrım nedir? İkisi birbirine benzer krizlerdir diyebilir miyiz?
Benzer yönleri de var, farklı yönleri de. Öncelikle her ikisinde de benzer olan; karşılıksız para basma ve piyasayı likiditeye boğma yoluyla piyasalarda yaratılan parasal genişleme, başta borsaya olmak üzere bazı alanlara aşırı kaynak aktarımı, sonuçta ortaya çıkan aşırı talep ve bunu takiben fiyatlarda müthiş bir şişkinlik; nihayet bir süre sonra da kaçınılmaz olarak şişmiş fiyat balonunun patlaması olgusu her ikisinde de ortaktır. İki krizin ayrıştığı taraf ise, 1929 bunalımında küreselleşmenin bu boyutta olmamasıyla ilgilidir. Bugün küreselleşmenin etkisi ile ülkeler arasındaki iktisadi duvarlar aşıldı. Önce mal ve hizmetlerin, daha sonra para ve sermayenin serbestçe ve hızlı dolaşımı mümkün oldu. Yani dünya ekonomileri eskiye oranla şimdi daha fazla içiçe girmiş durumda. Bu açıdan dünyanın bir tarafında ortaya çıkan bir olumsuzluk kolaylıkla etrafa yayılabilir hale geldi. Yani 29’da süreç daha yavaş işlerken bugün olası bir kriz eskiye oranla daha hızlı yayılır ve çevresini etkiler durumdadır.
Kimi ekonomistler, dün olduğu gibi bugün de, “Piyasaları serbest bırakırsanız olacağı budur!” diyorlar. Sizce haklılar mı?
Kesinlikle haklı değiller, çünkü piyasa serbest bırakılmıyor. Bunu söyleyenler sermaye piyasalarındaki deregülasyonları görüyorlar, ama devletin ekonomideki her gün büyüyen cesametini ve günübirlik ekonomiye yaptığı müdahaleleri görmezden geliyorlar. O gün de, bugün de krizin ana sebebi, devletin piyasanın yakasından elini hiç çekmemesi, envai çeşit enstrümanlarla piyasaya sürekli müdahale etmesi, karşılıksız para basarak likidite bolluğu yaratmak suretiyle fiyatların şişirilmesi sürecini tetiklemesi, piyasanın yapacağı düzeltmeleri de engellemek istemesidir. Krizin tetikleyicisi olan temel sorunların başında, finansal genişleme ve gerçek mübadele dünyasından kopuk finansal manipülasyonlar gelmektedir.
Peki buna sebep olan ne?
Devlettir. Parasal genişlemenin başlangıç noktası devlettir. Hepimizin kulağına hoş gelen “ekonomiyi canlandırma” gibi söylemlerle devlet piyasaya müdahale ediyor. Örneğin bütçe açık veriyor, devlet açığı finanse etmek için para basıyor. Parasal genişleme, kredi mekanizmasını tetikliyor. Kredi genişlemesi belli sektörlere aşırı talep yaratıyor. Kısa dönemde insanlar paradan para kazanıyor. Talep canlanıyor. Kısa yoldan köşeyi dönme hevesi ile bunlar katlanıyor. Sürü psikolojisi ile birilerinin yaptığını herkes yapıyor. Kısa dönemde bir cennet yaratılıyor. Daha sonra bazı sektörlere aşırı talep olması fiyatları şişiriyor, tabi bu sahte cennet sonuna kadar gitmeyeceği için devlet günün birinde bu parasal genişlemeye bir fren yapmak zorunda kalıyor. İşte o gün bu saadet zinciri kopuyor.
Peki buna sebep olan ne?
Bunun temel sorumlusu piyasa değil, devlettir; çünkü her şeyden önce parasal genişlemenin başlangıç noktası, zincirin ilk halkası devlettir. Hepimizin kulağına hoş gelen “ekonomiyi canlandırma” gibi söylemlerle devlet piyasaya müdahale etmekte, her müdâhale yeni bir müdahaleyi davet etmektedir. Örneğin devlet, kamu harcamalarında ölçüsüz davrandığı için bütçe açık vermekte, aynı devlet bu açığı finanse etmek için para basmaktadır. Karşılıksız basılan parayla yaratılan parasal genişleme, para-kredi genişlemesi mekanizmasını tetiklemektedir. Kredi genişlemesi –kolay ve ucuz kredi, bazen bedava para- belli sektörlere aşırı talep yaratmakta; borsada, gayrimenkul piyasasında vs. birtakım piyasalarda kısa dönemde insanlar paradan para kazanmaya başlamaktadır. İnsan doğasında bulunan kısa yoldan köşeyi dönme ve havadan para kazanma hevesi sonucu spekülatif yatırımlar katlanmakta, sürü psikolojisi ile birilerinin yaptığını herkes yapmaya başlamaktadır… Böylelikle kısa dönemde bir sahte cennet ortaya çıkmaktadır. Ama her şeyin bir bedeli vardır: bazı sektörlere bu şekilde aşırı talep olması kaçınılmaz şekilde fiyatları şişirmekte, böylece “fiyat köpüğü” ve “fiyat balonu” denen şey oluşmaktadır. Tabii saadet zincirine dayalı hiçbir sahte cennet sonsuza kadar gidemez. Devlet yükselen enflasyon vs. kaygılar nedeniyle, günün birinde sürecin tetikleyicisi parasal genişlemeye bir fren yapmak zorunda kalmaktadır. İşte o gün bu saadet zinciri kopmakta, fiyat balonu sönmekte, borsa tepetaklak gitmekte,... yani kriz kapıya dayanmaktadır.
Piyasa kendi haline bırakılmış olsa durum farklı olur muydu?
Eğer piyasa baştan itibaren kendi haline bırakılmış olsaydı, en başta serbest piyasa modelinin gerektirdiği minimal-sınırlı devlet keyfine göre parasal genişlemeye girişemeyecekti. Böylece fiyat balonu zaten oluşmayacaktı. Diyelim ki devlet haddini aştı ve parasal genişleme sürecini tetikledi, o takdirde bazı sektörlere dönük aşırı yoğunlaşma, rasyonel olmayan kaynak aktarımı ve fiyat şişkinliği daha çabuk dikkati çekecek, piyasanın kendi kendini düzenleyici mekanizmaları devreye girecek, oluşan fiyat balonları daha erken patlayacaktı. En önemlisi de serbest piyasa ekonomisinde hesabını yanlış yapan şirketler batacağı için, devlet kimsenin “kurtarıcı babası” olmayacağı için, geride kalanlar çok daha dikkatli davranıyor olacaktı. Oysa eskiden olduğu gibi bugün de devletlerin her yerde yapmaya çalıştığı şey, piyasaya sürekli, günübirlik müdahale etmek, “ince ayar” yapmaktır. Böylece piyasanın serbestçe işlemesi halinde ortaya çıkmayacak olan bir sürecin önü açılmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi, devletler hem kendi hatalarının hem de şirketlerin başındaki basiretsiz veya ehliyetsiz yöneticilerin hatalarının bedelini bütçeden karşılayarak, maliyeti vergi mükelleflerinin sırtına yüklemektedirler. Bu ise hesabını yanlış yapanın hatasından ders almamasına, iktisat literatüründeki adıyla “ahlâki yozlaşma”ya sebebiyet vermektedir. Yani devletin vermiş olduğu banka batırmama kararı, kurtarma operasyonları, mevduata ve kredilere verdiği ölçüsüz garantiler, vs. insanları ve şirketleri hesapsız kitapsız işler yapmaya yönlendirmektedir. “Nasılsa devlet beni kurtarır” beklentisi insanları yanlış, hesapsız, basiretsiz, irrasyonel kararlar almaya sevk etmektedir. Bunun bedeli de kendilerine ödetilmediği için, benzer hataları başka bir zaman aynen tekrarlamaktadırlar.
Bu çerçevede mesela ABD’de patlak veren kriz nerden kaynaklandı derseniz; “mortgate” kredileri piyasasında yapılan hesapsız kitapsız, ölçüsüz, yanlış işler karşınıza çıkar. İlginçtir, ABD’de krizin tetikleyicisi olarak batan ilk şirketler devlet destekli, piyasa bozucu şirketlerdir. Freddie Mac ve Fannie Mae adlı batık şirketlerden birisi 1930’lu yıllarda 29 bunalımından çıkalım diye devletin kurmuş olduğu finansman şirketidir. Diğeri de 70’li yıllarda dar gelirlilere ucuz kredi versin diye, “sosyal yardım” amaçlı olarak kurulmuş olan bir başka konut kredisi şirketidir.
Bildiğimiz kadarıyla, iktisadi yasaların gereği olarak, ekonomisi zayıflayan ülkenin parası da zayıflar. Fakat ABD’de ekonomi zayıflamasına rağmen dolar değerini koruyor, hattâ zaman zaman yükseliyor. Bunun sebebi nedir?
II. Dünya Savaşından sonra Bretton Woods sisteminin bir gereği olarak dolar, dünya rezerv parası olarak kabul edilmiş; dünyadaki öteki paraların değeri dolara, doların değeri de altına endekslenmişti. Buna göre isteyen istediği zaman elindeki doları, belirlenmiş sabit kurdan altına dönüştürebilirdi. Oysa 70’li yıllarda çeşitli sebeplerle (Japonya ve Almanya’nın güçlenmesi, ABD’nin elindeki altın rezervlerinin erimeye başlaması, vs.) ABD yönetimi tarafından dolar ile altın arasındaki bağlantı kopartıldı, yani Bretton Woods sistemi çöktü.
Buna rağmen dolar –ABD’nin siyasi ve askeri nüfuzu sayesinde- rezerv para olarak kalmaya devam etti. Yani –istisnalar dışında- ülkeler kendi dış ticaretlerini kendi paraları üzerinden değil de dolar üzerinden finanse etmeyi sürdürdüler; Merkez bankaları –ne olur ne olmaz kaygısıyla- kasalarında dolar biriktirmeye devam ettiler. İthalat ve ihracatın finansmanının yanı sıra, çok önemli bir husus da petrolün fiyatının da dolar üzerinden belirlenmesiydi. Bunların sonucu olarak, bugünkü manzaraya bakıldığında, dünya piyasalarında dolaşımdaki paranın yaklaşık %80’inin, merkez bankalarının rezervlerinde tuttukları yabancı paranın ise yaklaşık %60’ının dolar cinsinden olduğu görülmektedir. Bu veriler dünya ekonomisinin dolara bağımlılığını açıkça göstermektedir. Bu durumda ekonomide işler ters gitmeye başladığında, bir kriz patlak verdiğinde, Türkiye de dâhil olmak üzere ülkelerin çoğu kendi paralarına değil, dolara sığınmaktadırlar. Böylece çalkantılı zamanlarda dolara aşırı talep oluşmakta, bu nedenle doların değeri artmaktadır.
Peki bu böyle gider mi?
Gitmez, gidemez. Bu sistem, günümüz dünya gerçekleri dikkate alındığında sürdürülebilir değildir. Ya yeni bir dünya parası yaratılmak, ya da dolar bağımlılığından dünyayı kurtaracak başka bir çözüm bulunmak durumundadır. Bunun elbette hem ekonomik hem siyasi implikasyonları vardır. Bu süreci hızlandırmak için ülkelerin uyanmaları ve ABD’ye boşu boşuna senyoraj vergisi ödemenin yanlışlığını, gereksizliğini ve yeni bir sisteme geçmenin yapılabilirliğini görmeleri, biraz da cesaretlerini toplamaları gerekmektedir. Bu doğrultuda yapabilecekleri aslında birçok şey vardır. Örneğin, kendi aralarındaki ticareti ya kendi paraları üzerinden, ya da dolar dışında kalan başka paralar üzerinden yapabilirler. Eğer böyle olursa, giriştiği işgal ve savaş masrafları yüzünden ABD büyük çapta bütçe açığı ve dış açık verdiği zaman, bu açıkları karşılıksız para basarak finanse edemez hale gelir. Şu anda ABD canı istediğinde, başı sıkışınca karşılıksız dolar basıp dünyaya vererek kendi iç piyasasını fazla olumsuz etkilemeden dünyayı haraca kesebilir durumdadır. Bu suretle dünyadan senyoraj vergisi toplamaktadır. Başta G-20 olmak üzere, dünya ülkelerinin akıllarını başlarına toplayıp, bu “Deli Dumrulvari” haraç sistemine itiraz etmeleri gerekir. Öbür türlü, bugün olduğu gibi, ABD ekonomisi kötüye giderken dolar yükselmeye, ABD’nin yarattığı krizlerin bedelini sadece kendisi değil, kendi dışındaki ülkeler de ödemeye devam edecektir.




Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook
Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...