“Bir kere paradigmanın temeli yanlış, paradigma bizim işimize yarıyor olsa da yanlış. Yani ‘ne güzel işte herkesin başını örttürüyorlar, ne güzel işte kimsenin ateist olmasına izin vermiyorlar, ne güzel işte kimseyi Alevi falan yapmıyorlar herkes dört dörtlük dindar Müslüman sünni oluyor’ falan gibi bir düşünce de yanlış. Bu bir inanç açısından gurur duyulacak, onur duyulacak bir şey değil; bu topraklarda ne kadar kültür, dil, inanç, özgürce yaşayabiliyorsa bu bence İslam adına ya da Türklük adına gurur duyulacak şeydir. Yani dersiniz ki ‘biz Türkler, tırnak içinde sünniler, biz Müslümanlar egemeniz ama burada Alevi, Süryani, Kürt, Çerkes, Laz herkes Hıristiyan bu topraklarda özgürce yaşadı, kendi tercihini yaptı' bu onur duyulabilecek bir şey olabilir. Tersi utanılacak bir şeydir, dolayısıyla bence o tektipleştiren algının arkasına önce, herkesten önce Sünni Müslümanların saklanmaması lazımdır."
NEDEN?
Hiçbir sorun sürekli değildir, er ya da geç doğru bir çözüm kaçınılmaz olacaktır. İşte bu çözüm için çalışmak, mağdur olandan yana tavır alabilmek insanı değerli yapar. Kritize.Net olarak bu amaçla Türkiye’nin kadim ve köklü problemlerine ilişkin Özgür Gündem gazetesi yazarı Ayhan Bilgen’le konuştuk. Ayhan Bilgen, insan hakları ihlalleri konusunda dünyada ön sıralarda yer alan Türkiye'de, insan hakları için yıllarca mücadele etmiş bir isim. Zor zamanlarda konuşmanın, zor zamanlarda tepki vermenin, suskun kalmamanın güzel bir örneğidir.
Bir yanda Ergenekon Davası, bir yanda Güngören'de bombalar patlıyor, doğuda askerlerimiz ölüyor, bunun dışında Gürcistan-Rusya arasında savaş patlak verdi, Kuzey Irak'ta yine siyasi karmaşalar var. Dünya böyle bir ortamda... Türkiye'nin bu ortamda yapması gereken nedir? Şu an halihazırda bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence en acil olan şey, Türkiye’nin bugüne kadarki politikalarının tümüyle bir yüzleşme içerisine girmesidir. Yani Irak'ta eğer Türkiye'nin kırmızı çizgileri boşa çıkıyorsa, sonuçta burada Türkiye'nin kendi gerçeklikleriyle yüzleşmesi gerekiyor. Otuz yıldır terörle mücadele adına milyon dolarlarla ifade edilen rakamlar harcanıyor ve binlerce, on binlerce insan hayatını kaybetmişse dönüp bu politikalarının ne kadar doğru olduğuyla yüzleşmesi gerekiyor. Bir taraftan bağımsız Makedonya'yı ilk tanıyan oluyor, ama öbür tarafta Gürcistan'ın toprak bütünlüğü diye tutarsız bir tavır içerisine giriyorsa, yani dönüp bütün politikalarını masaya yatırıp bu politikaların neden tıkandığını, neden gelişmeleri doğru okuyamadığını, neden toplumsal barışı tesis edemediğini, neden toplumsal barışa hizmet etmediğini sorgulayan bir yüzleşmeye girmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Bu yüzleşme için Ergenekon bir fırsattır, yani bunu sadece yargısal bir sorun olarak görmek yerine, bütün geçmişin masaya yatırılması için bir fırsat olarak görülebilir. Devlet yapısının, devlet içerisindeki örgütlenmelerin, bunların topluma karşı davranışlarının, sivil hayata müdahale biçimlerinin sorgulanması için bir fırsattır diye düşünüyorum.
Yani Türkiye bir dönüşüm geçiriyor ve şu an yaşananlardan Ergenekon'dur, darbe girişimleridir, patlamalardır, bombalardır vs. gibi olaylar da bu dönüşümün sancıları olarak mı gerçekleşiyor?
Yani bir dönüşüm var, ama bu dönüşüm ne kadarı iç dinamiklerin yansıması, ne kadarı dışardan kaynaklanan gelişmelere dayalı bu konuda ben haksızlık etmeden, objektif bir değerlendirme yapmaktan yanayım. Türkiye'de evet iç dinamikler yani aydınlar, gençlik, kadın çalışmaları, emek hareketi bütün bunların, toplumun muhalif çevrelerinin çok ağır bedeller ödediği bir gerçek. Bunu hafife almamak lazım, bunu yok sayıp bu süreci sadece Avrupa Birliği süreci, sadece dış dinamiklerden kaynaklanan bir olay olarak tanımlamak bence bir haksızlık.
Sadece Avrupa Birliği değil de, totaliter cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçişin bir sancısı mıdır?
Bunun iç dinamikleri yeterince örgütlü ve çok net dayatan bir yerde durmasalar bile çok önemli bence. Fakat bu parantezi açtıktan sonra şunu ifade etmeliyim, ne yazık ki Türkiye'yi yöneten kadro bu iç dinamikleri harekete geçirerek bir değişimi sürüklemiyor, böyle bir şey olmuyor. Yani çok net biçimde Avrupa Birliği süreci şu anda fiili olarak bir dönüşümün asıl motoru pozisyonundadır. Bu tabi Türkiye Devleti ile Türkiye toplumu arasındaki kopukluğun bence yansımasıdır. Bir ülkede toplum değişimi talep ediyor ama devlet buna karşı direnen bir tutum takınıyorsa, o zaman dış dinamikler çok belirleyici olur. Ben dış dinamiklerin elbette ki bir dayanışmaya dönüşmesini önemsiyorum. Yani Türkiye'nin Avrupa'da, Avrupa solu olabilir bu, latin Amerika'daki işçi hareketleri olabilir, hatta Güney Asya'daki rahipler hareketi olabilir bütün dünyadaki insan merkezli küreselleşme, küresel kapitalizm karşıtı eğilimlerinin bir dayanışmaya dönüşmesi ve Türkiye'de demokratikleşmeyi beslemesini anlamlı buluyorum ama keşke bu konuda sizin tarif ettiğiniz gibi statükocu eğilim sadece dış dinamiklerin dayatmasıyla değil, daha toplumunun nabzını okumak niyetiyle bir açılım sergiliyebilse, ben bunun çok daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.
Peki Ergenekoncular şu an yargılanıyor, Ergenekon Örgütü'nün amacı Türkiye'yi bir darbe ortamına sürüklemek ve sonuç itibariyle bir darbe ortamı olarak açıklanıyor. Darbecilerin yargılanmadığı bir ortamda darbeye teşebbüs edenlerin yargılanması doğru sonuca ulaştırır mı veya sonuç itibariyle darbecilere de sıra gelir mi?
Burada tabii gerçekten ironik bir durum var. Darbe yapamazsanız yargılanıyorsunuz, yani beceremediğiniz için yargılanıyorsunuz. Aslında becermiş olsaydınız muhtemelen yargılanan değil yargılayan olacaktınız. Bu kötü bir durum, burada bir anormalliğin, Türkiye'ye özgü bir olağanüstülüğün olduğu çok açık. Ben tabii Ergenekon soruşturmasını böyle çok hafife alan, ya da “bu AKP'nin işine yarayan bir oyundur” diyen bir yaklaşım içerisinde değilim. Ne olursa olsun, hangi niyetlerle yaklaşılıyor olursa olsun, küçücük bir çorap söküğü bile olsa bir fırsat olarak değerlendirilmesinden yanayım. Önemsiyorum ama, bunun gerçekten Türkiye'de bir dönüşüme hizmet etmesi için köklü bir hesaplaşmaya dönüşmesi gerekiyor. Şu anda bunu sadece yargıdan beklemek büyük bir haksızlık olur. Bir kere bu üç-dört tane savcıyla, bir mahkeme heyetinin işin içinden çıkmasını beklemek haksızlıktır, doğru değildir. Güçlü bir siyasi iradenin olması lazım, bir ciddi toplumsal talebin, basıncın oluşması lazım, medyanın çok tutarlı bir tavır takınması lazım ama bütün bunların olabilmesi için soruşturmanın usulünde de büyük hataların olmaması lazım, yani vahim hataların, bir kırılma doğuracak hataların olmaması lazım. Ben işin bu tarafında biraz ciddiyetsiz olunduğu düşüncesindeyim. Biraz da psikolojik harp tekniklerini kullanma arzusundan kaynaklanan bir ciddiyetsizlik olduğunu düşünüyorum.
Ciddiyetsizlik mevzusunu biraz açabilir misiniz?
Örneğin her telefon konuşmasını doğru bir ilişkiymiş gibi medyaya taşımak, gazete manşetlerine taşımak. Buradan evet bir çevreyi yıpratabilirsiniz, yani Türkiye'deki ulusalcı, statükocu diye tanımlanan çevrelerin aleyhinde bir şey yakalamış olabilirsiniz ama bir Türkiye'de telefon dinlemeleri ne kadar delil olarak kabul ediliyor? Teknik ve hukuki açıdan bu önemli bir sorun oluşturacak bir defa. İkinci önemli nokta da siz her telefon konuşmasını doğruymuş gibi tanımlamaya kalkarsanız o zaman hukukun en temel ilkesi olan suçsuzluk karinesinin hiçbir anlamı kalmaz. Bir ilişki düşünün ki, bir taraftan hani neredeyse PKK'yı kurdurmuş, silahlandırmış, her şeyi o yapmış neredeyse; öbür taraftanda bakıyorsunuz öldüreceği isimlerin içerisinde Ahmet Türk, Sebahat Tuncel, Osman Baydemir gibi isimler var. Elbette ki ilişkiler olabilir ama, her telefon konuşmasını doğrudan doğruya dikkate alırsanız Hizbullah'ı da devlet kurdurmuş, PKK'yı da devlet kurdurmuş, bütün işleri onlar yaptırmış, her taşın altında Ergenekon var gibi abartılı bir düşünceye kapılırsınız. Bu bence ispatlanması imkansız ve sonundaki dağın fare doğurması pozisyonunu da kaçınılmaz kılacak bir risk içeriyor. Ceza yargılamasındaki meşhur “suçludan suça gitmek” değil de, bir biçimde işlenmiş olan bir suçtan suçluyu aramak, delillerden hareket ederek suçluyu aramak gibi bir yol izlenmesi gerekiyor. Şu anda bu konuda ben büyük hatalar olduğunu, bunun da çok büyük bir gedik oluşturabileceğini, hatta bir takım çevrelerin rahatlığının ya da meydan okuyan tavırlarını devam ettirmelerinin de bundan kaynaklandığını düşünüyorum.




Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook
Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...