Kürt sorunu, Türkiye’de belki de üzerinde en çok kafa yorulan, en çok kalem oynatılan konulardan biri. Ancak sorunu bir kez yanlış teşhis ettiğinizde, çözüme yönelik adımlar da kaçınılmaz olarak yanlış oluyor; iyi niyetle girişilmiş politikalar sonuçsuz kalabiliyor. Şiddetin yeniden tırmandığı, itidalin yerini silahların ve sloganların doldurduğu son dönemde Kürt sorununun nasıl bir sorun olduğu, çözüm için atılması gereken adımları ve “demokratik açılım”ın akıbetini Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı’yla konuştuk.
Doktorasını “Kanada-Quebec sorunu” üzerine yapan Hüseyin Kalaycı, Maltepe Üniversitesi’nde çok-kültürcülük, milliyetçilik, federalizm, Avrupa Birliği gibi konularda çalışıyor. Kalaycı’nın Quebec sorunu üzerine yazdığı “Ulus-Devletin Başağrısı: Ayrılıkçılık” isimli kitabı geçtiğimiz aylarda yayınlandı.
Kürt Sorunu sizce nasıl bir sorundur, Kürt Sorunu’nu Ermeni, Rum ya da diğer azınlıklarla ilgili sorunlardan ayıran nedir?
Kürt Sorunu bir milliyetçilik sorunu. Kendisini “ulus” olarak tarif eden ve bu nedenle mevcut devletlerin uluslarının sahip olduğu hakların aynısını sahip olmak isteyen bir grubun siyasi mücadelesi. Her şeyden önce Kürtler ulusal kimliklerinin tanınmasını talep ediyorlar. Bu yüzden bu sorunu demokrasi ve bireysel haklar ve özgürlükler bağlamında ele almak çözüm üretmeyebilir, zira bu sorun öncelikle bir milliyetçilik sorunudur. Kürt Sorununu demokrasi ve adalet bağlamında ele alarak çözmeye çalışmak hayal kırıklığı yaratabilir. Türkiye’nin yeterince demokratik bir ülke olmaması, insan hakları ihlallerinin giderilememesi, Kürt sorununun insan hakları bağlamında çözülebileceği gibi bir yanılsama yaratıyor. Elbette bu sorunda tarafların şiddete başvurmasında en önemli etken Türkiye’nin yeterince demokratik ve adil bir ülke olmamasıdır. Ama demokrasi ve adalet sorunlarını halletseydik de bu ulusal kimliği tanımadan Kürt sorununu tümden çözebileceğimizi düşünmüyorum.
Egemenliğin ulusa ait olması ve devleti meşrulaştıran tek şeyin ulus olması, bir noktada bizi tek devlet, tek ulus anlayışına götürdü.
Ulus devletçi anlayışın türevi olarak mı veya ulus devleti meşrulaştırmak için mi “her halkın kendi kaderini tayin” gibi bir hakkı olduğu iddia edildi?
Şimdi orada büyük bir karışıklık var. Çünkü BM ve uluslararası hukuk hem bir taraftan her halkın kendi kaderini tayin hakkı olduğunu söylüyor, hem de her ülkenin toprak bütünlüğünün vazgeçilmez bir unsur olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyorlar. Çatışma da buradan çıkıyor. Bir yandan, her devletin toprak bütünlüğünü korumasının en doğal hakkı olduğu varsayılıyor, diğer yandan da her halkın kendi kaderini tayin hakkı olduğu öne sürülüyor. Ayrıca şöyle bir varsayım da var. Her devlette sadece tek bir halk bulunur, bir devlet kurulduğu andan itibaren de o ülkedeki halkın kendi kaderini tayini tecelli etmiş olur. Oysa devletlerin içinde birden fazla halk bulunur. Halk da çok net tanımlanabilmiş değil, aslında ne ulus, ne halk ne de etnisitenin tanımı konusunda bir uzlaşı yok. Bu ulus için de geçerli, Kürtlerin bir bölümü kendisine ulus derken biz onları etnisite olarak tanımlıyoruz, bazıları da halk olarak tanımlıyor.
Elbette bu sorunun terör boyutunu kışkırtan, teröre başvurma konusunda önemli bir etken Türkiye’nin demokrasi ve adalet sorunu. Ama demokrasi ve adalet sorunlarını halletseydik de bu ulusal kimliği tanımazsak, bu sorunu tümden çözebileceğimizi düşünmüyorum.
Halk egemenliği eşittir ulus egemenliği mi?
Halk egemenliği dediğimiz şey de aslında ulusal egemenlikten başka bir şey değil. Demokrasi her ne kadar halkın yönetimi olarak tarif edilse de, ulus-devletler çağında ulusal egemenliğe dönüştü. Kavramları birbirine karıştırdığımız ve özellikle de devletsiz olan grupları ulus olarak kabul etmediğimiz için böyle bir sorun ortaya çıkıyor. Ulus ile devlet öylesine özdeşleştirilmiş durumda ki, devleti olmayan gruplar etnik kimlik olarak adlandırılıyor, eğer onları ulus olarak adlandırırsak devletlerini kurma yolunu da açmış oluruz gibi bir inanç var, tartışmanın ve anlaşmazlığın özü de bu aslında. Şimdi bir şekilde bir halkın kendi kaderini tayin hakkına onay verdiğimiz zaman, toprak bütünlüğü tehlikeye girecek. Bu tartışmada halkların kendi kaderini tayin hakkından yana tavır alınırsa bu sefer sınırların değişmezliği ve toprak bütünlüğü ilkesi sarsıntıya uğrayacak. Bu yüzden de devletler arasında “toprak
bütünlüğü”nü koruma yönünde gizli bir uzlaşı var. Aslında açıktan bir uzlaşı var, örneğin 1995’te Kanada Quebec’te ayrılık referandumu düzenlendi. O zamanın BM genel sekreteri Boutros Ghali, dönemin Kanada Başbakanı Jean Chrétien’e “Kanada’da nasıl izin verirsiniz böyle bir referanduma, eğer Kanada gibi demokratik bir ülke parçalanırsa diğer BM ülkelerinin toprak bütünlüğünü nasıl muhafaza ederim” diye serzenişte bulunur. Dünyada yaklaşık 200 civarında ulus-devlet var ve bu devletlerin hemen hepsinde azınlık gruplara ulus dememe eğilimi var. Hiçbir devlet kendi içerisinde birden fazla ulusun yaşadığını kabul etmeye yanaşmıyor, çünkü o zaman, tek devlet, tek ulus anlayışı çatırdayacak.
Ulusla etnisite arasındaki fark için birisinin toprak bütünlüğü var, devletini kurmuş; diğeri devletini kuramamış diyebilir miyiz?
Biz onlara ulus demediğimizde onlar ‘tamam ben etnik kimlikmişim’ diyerek ulus olma fikrinden vazgeçmeyecek. Bir grup kendisini ulus olarak tahayyül etmeye ve bir ulus gibi davranmaya başladığı andan itibaren, ulus inşası başlıyor. Bir süre sonra aynı gruptan birçok kişi kendisini ulus olarak tanımlamaya başladığı anda ulus oluşmuş oluyor. Çok kaba bir tarif oldu ama şöyle söyleyeyim, ulus olmak için ne gibi şeyler gerekiyor? Mesela ortak bir tarih. Kürtlerin, daha çok mağduriyete dayanan, Türklerden ayrı bir tarihi bulunuyor diyebiliriz, özellikle cumhuriyete geçişle birlikte bu mağduriyet hisleri tırmanışa geçiyor. Ezilmiş, mazlum bir ulus inşasını gerçekleştirmek için yeterince malzemeleri var. Bunun yanı sıra, yaşadıkları topraklar da tarihi toprakları, Türklerden çok daha önce bu topraklarda yaşamaktaydılar. Anadolu’ya Balkanlardan, Kafkaslardan gelen farklı etnik gruplar belli bir bölgede çoğunluk oluşturmamaları için farklı farklı şehirlere gönderildiler. O yüzden bugün İzmir’de de Çerkez var, Kars’ta da. I. Dünya Savaşı sırasında, kendi kaderini tayin hakkındaki hâkim görüş “Wilson İlkeleri”. Anadolu’ya gelenlerin kendi devletlerini kurmalarının önüne geçmek için böyle bir politika izlendi. Fakat Kürtler hep bu bölgedeydiler, zaman zaman başka bölgelere göç verdiler ama bu göçler Kürtlerin var olan sınır bilincini değiştirmedi. Siyasi birim ve kültürel birimin örtüşmesi için bir sınıra ihtiyacınız var, çünkü her devlet bir sınırla oluşur, Kürtlerde de bu sınır bilinci fazlasıyla mevcut. Ayrıca bir ulus için gerekli olan ortak kader duyguları da var. Bu bakımdan Kürtlerin bir ulus oluşturduğunu söyleyebiliriz.
1995’te Kanada’da Quêbec’te ayrılık referandumu yapıldıktan sonra Quêbecliler ayrılmak için ikinci referandumlarını yaptılar. O zamanın BM genel sekreteri Boutros Ghali, dönemin Kanada Başbakanı Jean Chrétien’e “Kanada’da nasıl izin verirsiniz böyle bir referanduma, eğer Kanada gibi demokratik bir ülke parçalanırsa diğer BM ülkelerinin toprak bütünlüğünü nasıl muhafaza ederim” diye serzenişte bulunur.
Bu sınır bilinci, ortak tarih, ortak kültür dışında Kürtleri ayırt edici kılan bir başka özellikleri farklı dilleridir. Dil her zaman ulusal hareketlere meşruiyet kazandırır. Farklı bir dile sahip olduğunuzda başkalarının da sizi ayrı bir ulus olarak görme eğilimi artıyor. Kürtlerin dillerinin uzun yıllar yasaklanması onların ulusal bilincine ciddi bir etki yapmıştır. Şimdi biz Kürtlere ulus olmadıklarını tekrar edip dursak bile, kendisini ulus olarak gören bir gruba ‘hayır ulus değilsiniz’ desek bile onları ulus olmaktan vazgeçiremiyoruz. Bugün bakın Kanada’da Quebeclilerin, İspanya’da Katalanların, Basklıların, Britanya’da İskoçların ve Gallilerin ve Fransa’da Korsikalıların ulus kimlikleri anayasaca tanınmış değil. Ulus-devletleri de anlayabiliyoruz, anayasaya bunu yazdıkları andan itibaren ulus-devlet örgütlenmeleri değişmek zorunda kalacak ve çok-uluslu bir devlete dönüşecekler. Bunun siyasi ve hukuki birçok sonucu var. Bu nedenle bu gruplara kültürel haklar tanısalar bile bu taleplerin siyasi boyutunu gizlemeye çalışıyorlar. Oysa bu bir siyasi taleptir, azınlık ulusların kendi medyasına sahip olması, kendi dilinde eğitim yapması türünde talepler bu hareketlere meşruiyet katıyor. Çünkü siyasi bir talep olarak ortaya çıkarlarsa, reddedilme olasılıkları fazla. Ama taleplerini kültürelmiş gibi gösterdiklerinde kabul görme şansları daha fazla. Ama son kertede bu bir siyasi taleptir, bu bir milliyetçilik meselesidir.
Bu açıklamalardan sonra zaten Kürt sorununun diğer azınlık sorunlarından farkı ortaya çıkıyor.
Evet. Kürtlerin Ermeniler, Rumlar ve Musevilerden ayrıldığı nokta burası. Bu gruplar azınlık haklarına sahip olmaktan Kürtler kadar gocunmayacaklardır. Kürtler Türkiye içinde azınlık bir grup olarak tanınmaya yanaşmayacaklardır. Ermeniler ile Rumlar azınlık statüsünden şikayetçi değiller, onların asıl sorunu bu azınlık haklarının çoğu zaman çiğneniyor olması ve en önemlisi de kimliklerinin baskı görüyor olması. Hiçbir Ermeni’nin Türkiye içerisinde bir devlet kurmak gibi bir niyeti yok. Ayrıca Ermenilerde bir sınır bilinci de yok. Ermeniler her ne kadar çoğunlukla İstanbul’da yaşıyor olsalar da ülkenin çeşitli yerlerine dağılmış durumdalar, oysa ulus-devlet için bir grubun belli bir bölgede yoğun bir şekilde yaşıyor olması gerekir. Ermeniler için böyle bir gerçeklik yok ve devlet kurmak gibi bir dertleri de yok. Onlar iyi muamele görmek ve kimliklerinden ötürü aşağılanmamak istiyorlar, oysa Kürtleri azınlık statüsüyle tatmin etmek olanaksız. Onlar kendilerini bulundukları bölgenin gerçek sahibi olarak görüyorlar, o yüzden de onlara azınlık hakları vermek bu sorunu çözmeyecektir.
-
|94.123.136.245 |2010-06-28 01:08:43 Ahmet İhsanSanırım şu ana kadar Kürt sorunu üzerine yaptığımız en derli toplu, sorunu en iyi analiz eden ve buna yönelik çözümler sunan röportajımız Hüseyin hocamızla yaptığımız bu röportaj oldu. Kendi adıma kafamdaki birçok soru işaretinin cevabını fazlasıyla aldım. Keyifli okumalar...





Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook