smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

demirtas1Bu ülkede on yıllardır Kürtler de, Türkler de çok bedel ödediler, çok acı çektiler. Barışın ve çözümün yolu geçmişle ve gerçeklerle yüzleşmekten ve geleceğe yönelmekten geçiyor.

DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra DTP’liler Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) çatısı altında yollarına devam etme kararı aldılar. 1 Şubat 2010 Pazartesi düzenlenen BDP olağanüstü kongresinde Diyarbakır milletvekili Selahattin Demirtaş partinin eşbaşkanlığına seçildi. Kritize.Net olarak Sayın Demirtaş’la 2007’den beri DTP-BDP’nin parlamento deneyiminden muhataplık meselesine, Kürtlerin temsiliyetinden demokratik açılım sürecine, Habur’da yaşananlardan askeri vesayete, Kürt Sorunu’nun çözümünden BDP’nin Türkiyelileşmesine, Ergenekon’dan anayasa değişikliğine ve seçim hazırlıklarına pek çok konuda söyleştik.

Kürt siyasi hareketinin ilk parlamento deneyimi facia ile sonuçlanmıştı, 2007 yılından bu yana yaşanan ikinci parlamento sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğrusu Kürtlerin ilk parlamento deneyimleri döneminde hem bölgenin, hem Türkiye'nin, hem de dünyanın siyasi koşulları, konjonktürü çok farklıydı.  Kürtlerin ulus olarak Ortadoğu'da içinde bulunmuş oldukları durum da çok farklıydı. Elbette ki Kürtlerin ilk defa Kürt kimliği ile parlamento deneyimi yaşıyor olmaları da bu farklı durumla birleşince sıkıntılı bir süreç yaşandı. 2007'ye geldiğimizde hem aradan bir hayli zaman geçmiş olması ve bölgenin, Türkiye'nin, dünyanın şartlarının değişmiş olması; hem de Kürtlerin demokratik siyasette, parlamento eksenli siyasette biraz daha yoğunlaşmış olmaları, önceki deneyimlerden kaynaklı eksiklerini, yetersizliklerini bu süre zarfında sorgulamış olmaları durumu değiştirdi.

90’lı yılların deneyimi avantaj sağladı mı?

İşin doğrusu 90’lı yıllarda yaşanan savaşın yarattığı tahribattan kaynaklı bir demokratik çözüm arayışı ve siyasete yüklenen misyonun artmış olmasından kaynaklı 2007 deneyimi bir hayli avantajlı başladı. Yani 90’lı yılların deneyimleriyle kıyasladığımızda avantajlarla başlayan bir dönemdi. Sanıyorum DTP de o dönemde bu avantajları mümkün olduğunca kullanma gayreti içerisinde oldu. Kimileri parlamentoya girdiğimizde DTP'nin krizler yaratacağını, "siyaset dışında her şeyi yapacağını" iddia ediyorlardı. Fakat en nihayetinde DTP kriz yaratmak için parlamentoda değildi ama kimsenin değirmenine su taşımak da DTP'nin görevi değildi. DTP'nin bir çizgisi var, ilkesi var, parti programı var; onu hayata geçirmeye çalıştı. Herkesi memnun etmemiş olabilir, tatmin etmemiş olabilir ama tabanını ciddi ölçüde tatmin eden, beklentileri önemli ölçüde karşılayan dik bir duruş sergiledi diye düşünüyorum. 

İlk dönemden bariz bir farkı da HEP'e göre, DEP'e göre daha rahat koşullarda çalıştı DTP. O dönemde biliyorsunuz bir milletvekilimiz Batman'da faili meçhul bir cinayetle öldürüldü.  O koşullar çok daha ağırdı, o ağır koşullarla kıyasladığımızda nispeten daha "ılımlı" koşullarda çalışma fırsatı buldu DTP.  Bu bir deneyim sonuçta; bir süreçtir; bizden sonrakiler de bu iki deneyimden yola çıkarak daha başarılı bir pratik sergilerler diye düşünüyorum.

DTP çizgisini devam ettiriyor ama burada bir muhataplık sorunu var. DTP ve sonrasında BDP muhatap bulma sıkıntısı yaşadı.  Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bizim siyaset tarzımız, dünyaya bakış açımız bir defa buradaki bütün yerleşik kalıpları kıran bir tarzdır. Başından beri öyledir; yani her gün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" söylemi altında konuşmalar yapılır meclis genel kurulunda ama aslında seksen yedi yıldır belki TİP deneyimi ile DEP deneyimini bir kenara bırakırsak parlamentoda hiç halk temsiliyeti bulunmamıştır. Burada halk, halkın iradesi asla temsil edilmemiş, dikkate alınmamış. Statüko burada kendini var etmiş, elit bir siyaset anlayışı ile işi götürmeye çalışmışlar. Şimdi bizim gelişimizle birlikte, özellikle grup kurmamızla birlikte bu siyaset anlayışı ciddi bir şekilde sorgulanır hale gelmiştir. Bizim varlığımız diğerlerinin eksik yönlerinin görünür hale gelmesine, fark edilir hale gelmesine neden oldu; bu diğer gruplarda rahatsızlık uyandırdı. Üçü ağız birliği etmişçesine, belki de zımni bir anlaşma gibi bizi yok sayma, görmezden gelme, biz yokmuşuz gibi davranma tutumu içerisine girdiler. Buna medya da katkı sundu; DTP, BDP Türkiye'de yokmuş gibi, böyle bir grup yokmuş gibi, akşam haberleri izlediğinizde AKP, MHP, CHP açıklama yapmıştır, grup toplantısı yapmıştır ama DTP ya da BDP yapmamıştır gibi görmezden gelme durumu vardı.

Biz hiçbir zaman Kürt halkını biz temsil ediyoruz iddiasında olmadık, AKP gibi bu konuda bu kadar rahat davranmadık, davranmamak da gerekir. Ama Kürt halkının kendi içerisinde sorun olarak gördüğü konuları en çok dile getiren, bunun için en çok mücadele eden kesimini biz temsil ediyoruz. Yani Kürt Sorunu'nu “Kürt Sorunu” olarak tanımlayan Kürtleri biz temsil ediyoruz.

Dediğim gibi bizimle birlikte bu “halkla birlikte siyaset”, halk gibi siyaset ya da halkın gerçek iradesinin mecliste temsil ediliyor olması diğer gruplarda ciddi bir rahatsızlık yarattı. Bizim milletvekillerimiz sürekli halkla iç içeydi. Yani en küçük bir basın açıklaması, miting, yürüyüş varsa onun da içinde oldular. Halk gaz yiyorsa milletvekili de gaz yedi, halk cop yiyorsa milletvekili de cop yedi. Neyse o yani, halkın içinden gelmiş olarak, halktan kopmadan bir siyaset yürütmüş olmamız diğerlerinde bir rahatsızlık yarattı, halen de öyle bir tutum var. Bizi görmeyen, görmezden gelen bir tutum var ama ben üç yıllık deneyimimiz içinde onu da önemli ölçüde kırdığımızı düşünüyorum, kırılmaya başladığını düşünüyorum daha doğrusu. BDP öyle sadece 20 demirtas2milletvekili olan küçük bir grup olarak düşünülmemelidir.  Bilhassa biz bağımsız olarak geldiğimiz için. Aslında parti olarak girmiş olsaydı yaklaşık otuz beş milletvekili çıkaracak kadar oyumuz vardı. Dolayısıyla 20–22 milletvekili olan bir grup olarak düşünmemek lazım, BDP otuz beş kişilik bir gruptur aslında. Barajdan dolayı milletvekillerimizin bir kısmı AKP'de, bir kısmı da CHP'dedir. Dolayısıyla halk gücü, kitle gücü çok dinamik olan, hareketli olan, sokakta olan bir parti olduğumuz için öyle bizi görmezden gelmek çok kolay bir iş değil artık.

Halkla iç içe olmaktan bahsettiniz. Özellikle başbakan bu söylemi şimdi terk etti ama 29 Mart öncesinde “Kürtleri ben temsil ediyorum” diyordu.  AKP'nin Kürt vekillerinin Kürt Sorunu karşısındaki pasif durumuna baktığımızda bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz Kürtleri “sadece biz temsil ediyoruz” diyor musunuz?

Şimdi birincisi Kürtlerin temsiliyet gibi bir sorunu yok. Kürtler temsilsiz, iradesiz bir halk değiller. Sonuçta bir halkın tek bir parti, tek bir siyasi çizgi tarafından temsil edildiğini söylemek halka haksızlık olur, halka hakaret olur. Bir halk, bir ulus kendi içerisinde çok değişik  ideolojiler barındırır, dünya görüşleri barındırır, siyasal yaklaşımlar barındırır. Eğer bir halkı getirip bir tek partiye bir tek çizgiye sıkıştırmaya çalışırsanız  bunun adı faşizm olur. Biz hiçbir zaman Kürt halkını biz temsil ediyoruz iddiasında olmadık, AKP gibi bu konuda bu kadar rahat davranmadık, davranmamak da gerekir. Ama Kürt halkının kendi içerisinde sorun olarak gördüğü konuları en çok dile getiren, bunun için en çok mücadele eden kesimini biz temsil ediyoruz. Yani Kürt Sorunu'nu “Kürt Sorunu” olarak tanımlayan Kürtleri biz temsil ediyoruz. Bu, Kürt halkının bütünü değildir ama asıl değişim ve dönüşüm gücü, talepkar olan ve mücadele eden kesim bu partide buluştu. Dolayısıyla bu parti Kürt sorununda talep eden, mücadele eden kesimlerin sözcüsüdür.

AKP ise daha çok mevcut  durumla uzlaşmadan yana olan, biraz daha “bu kadarıyla yetinebiliriz” diyen, devletle, sistemle, resmi ideolojiyle  bir şekilde uyum sağlamış, iyi geçinmeye çalışan kesimleri temsil ediyor. Bizim dışımızda da Kürtlerin örgütlenmeleri var, HAKPAR var, KADEP var; oy oranına bakmaksızın ifade ediyoruz ki onlar da bir ölçüde bu halkı temsil ediyor. Kürt halkının kolektif iradesi bütün bunların toplamıdır. Ama en nihayetinde Kürt Sorunu çözülecekse elbette ki burada sorunu “sorun” olarak ortaya koymuş,  talepleri olan kesim olarak BDP'nin muhataplığı tartışmasız bir şekilde dikkate alınmak  durumundadır.

Bizim dışımızda da Kürtlerin örgütlenmeleri var, HAKPAR var, KADEP var oy oranını bakmaksızın ifade ediyoruz ki onlar da bir ölçüde bu halkı temsil ediyor. Kürt halkının kolektif iradesi bütün bunların toplamıdır.

Demokratik açılım süreci BDP için ne ifade ediyor? Bu süreçte partililerinizin tutuklanmasına ne diyorsunuz?

Başlangıçta aslında herkeste temkinli bir umut yaratan süreçti demokratik açılım. Çünkü geçmişten önemli dersler çıkaran harekettik; artık çatışmanın, silahın, savaşın Kürt sorununda veya Türkiye'deki herhangi bir sorununda çözüm yolu olmayacağının bilincinde olan bir partiydik. AKP'nin de artık bunu anladığı, idrak ettiği kanaatini taşıyoruz. O dönemde silahsız çözüm, askeri operasyonsuz veya PKK'nin de silahlarla değil de demokratik çözüme şans tanıyan açıklamalarından sonra böylesi bir açılım sürecinin başlamış olması herkeste  bir umut yarattı işin doğrusu.  Yıllar sonra “acaba Kürt Sorunu diyalogla, barışla çözülebilir mi?” diye biz de bütün gücümüzle destek verme iradesini ortaya koyduk.

Ortada hiçbir şey yokken, nasıl çözülecek, neler yapılacak, hangi adımlar atılacak gibi hiçbir proje yokken bile  biz sadece bu niyetin ortaya konmuş olduğundan memnuniyet duyduğumuzu ve desteklediğimizi söyledik. Bizim dışımızdaki çevrelerin çok önemli bir kısmı da destek verdi, Türkiye'de demokratik açılım denilen sürece % 80'e yakın bir kamuoyu desteği oluştu. O noktadan sonra AKP hükümeti arkasına almış olduğu bu rüzgârı çok kötü kullandı. “Madem arkamda bu kadar destek  var ben artık bildiğimi yaparım, demek ki halk AKP'nin açılımına inanıyor, biz ne kadar yaparsak toplum o kadarına razı olur” gibi bir yanılgıya düştü. Kürtleri muhatap almadan, DTP'yi de sürece katmadan yaparsam kamuoyu buna itiraz etmez, zaten kamuoyunun önemli bir kesiminin desteği arkamda diye düşündü. Çünkü DTP'lilerin dışında da çok büyük destek bulan bir süreçti. Böyle bir yanılgılı yaklaşımla süreci sürdürmek istedi ve en nihayetinde geldiğimiz noktada görüldü ki bu işler böyle bir partinin tek başına yapabileceği şeyler değil, kamuoyunu ikna etmek de tek başına yeterli değil, desteğini alabilmek çok önemlidir.

Habur'da yaşanan bir facia değildir, Habur'da yaşanan herkesin sevinçle karşılaması gereken barış adımıdır. Sonuçta orada sekizi PKK gerillası olmak üzere, Mahmur kampından da toplam otuz dört kişi gelmişti. Kendi ülkesinde barışa katkı sunmak için bir grup insanın gelmiş ve orada milyonlarca insanın da onları sahiplenmiş olması bir facia değildir. Bunun bir facia olarak algılanması da bir hassasiyet değildir.

demirtas3Bir başka nokta muhataplık meselesidir ki kilitleyen noktalardan biri de budur. Muhatapları dikkate alıp fikirlerini, önerilerini dinlemek yerine onları tutuklarsanız, onlara baskı uygulayıp kendi projelerinizi dikte etmek için basınç uygularsanız ortaya çıkan bir kaos olur. Nitekim aylardır yaşadığımız açılım değildir, açılımın yarattığı kaostur.

% 80'lik bir destekten bahsettiniz ama Kandil ve Mahmur'dan gelenlerin Türk toplumundaki algılanışı Kürt toplumundan çok daha farklı oldu. Sonrasında başbakanın "sil baştan yaparız" gibi sözleri geldi. Türk toplumunun da bazı hassasiyetlerinin olduğu ortaya çıktığına göre bunun nasıl aşılması gerekiyor?

Bahsettiğiniz hassasiyetler bir toplumun doğal hassasiyetlerinden öte öğretilmiş veya oluşturulmuş zorlama hassasiyetlerdir. Dolayısıyla Kürtlerden ya da bizlerden bu hassasiyetlere uymayı beklemek yerine, bence o hassasiyetleri sorgulamak gerekir. Habur'da yaşanan bir facia değildir, Habur'da yaşanan herkesin sevinçle karşılaması gereken barış adımıdır. Sonuçta orada sekizi PKK gerillası olmak üzere Mahmur kampından da toplam otuz dört kişi gelmişti. Kendi ülkesinde barışa katkı sunmak için bir grup insanın gelmiş ve orada milyonlarca insanın da onları sahiplenmiş olması bir facia değildir. Bunun bir facia olarak algılanması da bir hassasiyet değildir.

Bu noktada sorgulanması gereken Kürtlerin duruşu mudur, Türkiye kamuoyunun genel duruşu mudur? Orada bir barış sevinci mi sorgulanmalıdır, yoksa hayır siz barışa sevindiniz, yanlış yaptınız, sevinmemeniz lazım, Türkiye'nin hassasiyetleri var, sessiz sedasız gelecekler, girecekler, biraz da boyunlarını büküp pişmanlık havası verecekler algısı mı sorgulanmalıdır? “Türkiye kamuoyunun ırkçı, milliyetçi hassasiyetleri var ve bu milliyetçi hassasiyetlere de Kürtler dikkat etmelidir” şeklindeki tespitlere ben katılmıyorum. Bunu tersinden okumak ve düzeltmeye çalışmak lazım. Irkçılık, milliyetçilik Türk'te, Kürt'te, kimde olursa olsun tehlikeli bir eğilimdir. Birey için de tehlikelidir, toplum için de tehlikelidir. Eğer Türkiye'de bugün milliyetçilik tırmanıp ırkçılığa varıyorsa ve bu Kürt Sorunu'nun çözümünde bir engel teşkil ediyorsa burada Kürtlere dikkat edin demek yerine bu milliyetçiliği nasıl minimize ederiz diye tartışmak ve yaklaşmak gerekir. Şimdi Habur sonrası bizim üzerimize “aman siz dikkat edin, aman Türkiye'nin hassasiyetleri var, aman siz kendinizi geri çekin, söylemlerinize dikkat edin, sevinmeyin” diye geliyorlar. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Burada barış sevinci mi hatalı; yoksa ırkçı, milliyetçi, faşizan yaklaşımlar mı hatalı, onu bence doğru koymak gerekir.

Röportajın devamı diğer sayfada!



Yorumlar (0)
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.