LiberAlem

kapak180

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

tanriverdi-1Türkiye’de eğitim sistemindeki problemler sosyalist, liberal, muhafazakâr, hatta Kemalist çevreler tarafından yıllardır dile getirilmektedir. Yapılan tartışmalara baktığımızda sürekli eğitime aktarılan kaynaktan, okullardaki eğitimin yönteminden, kaliteli kadro ihtiyacından, vs. dem vurulduğunu görüyoruz. Ancak “eğitim”in, ulus-devletlerin bireyleri biçimlendirme işlevinden hiç bahsedilmiyor. Aynı şekilde Türkiye’de eğitim sisteminin resmi ideolojiye nefer yetiştirme vazifesi, eğitimle ilgili tartışmalara yeteri kadar yansımıyor.

Kritize.Net olarak bu sorunsalın peşinden gittik ve aradığımız cevapları Özgür Eğitim-Sen Başkanı Yusuf Tanrıverdi’de bulduk. Sendikacılık sektöründe yeni olan Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, muadillerinin aksine oligarşik bürokrasiye ve her türlü dayatmaya “herkes için özgürlük, herkes için adalet” ilkesinden hareketle karşı çıkıyor; eğitim sistemini, sorunların kökenini de kapsayacak şekilde eleştiriyor, dahası özgürlüğü ve adaleti merkeze alan çözüm önerileri sunuyor.

Türkiye’de sivil toplum ve sendika geleneği ne yazık ki yerleşememiştir. Çeşitli şekillerde devlete bağlı sendikalar mevcut. Özgür Eğitim-Sen’in farkı nedir, nasıl bir ihtiyaca cevap verebilmek amacıyla kuruldu?

Bildiğiniz gibi ülkemizdeki temel sorun demokrasi sorunu, özgürlükler sorunu... Bunu geliştirebilmenin yolu da elbette sivil toplumun gelişmesinden ve kendini ifade edebilmesinden geçiyor. Fakat Türkiye’de kurumlar vesayetçi, devlet merkezli, devletin izin verdiği kadar ya da devletle bir bağ kurabilirse sivil toplum örgütleri bu zamana kadar yaşayabiliyordu. Althusser’in bir tespiti var, “devletin ideolojik aygıtları” diye, bunların içinde sendikaları, dernekleri, aileleri vs. sayıyor. Devlet bunları kendi ideolojisinin taşıyıcı unsuru olarak örgütlüyor ve kullanıyor. Bu örgütleme ve kullanmadan dolayı Türkiye’de ne yazık ki sendikal hareket de gelişmiş değil. Yanılmıyorsam 1948’de mecliste cemiyetler yasası oylanıyor. O zamanki yapılan tartışmaya baktığımızda, vekiller diyor ki “sendika falan bize ters, o nedenle bu yasayı kırpıp kendimize uygun çıkarttık.” Bu yasa, derneklerin ve sendikaların kurulmasına yönelik bir yasa. O yasa çıktıktan sonra o zaman DP 20 küsur sendika kurduruyor, Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu şeklinde örgütleniyor. CHP de bir o kadar sendika kurduruyor, onlar da kendi çevrelerinde örgütleniyorlar. 1952’de bu ikisi evleniyor, ortaya Türk-İş doğuyor. Türk-İş’in tarihine baktığımızda, o dönemler komünist tehlike nedeniyle Avrupa’daki ve Türkiye’deki pek çok sendikalar ve dernekler anti-komünist hareket içerisinde örgütlendiler ve kullanıldılar. Türk-İş’in de genel politikaları bu şekilde devam etti ki süreç içerisinde 600 küsür tane yönetici ABD’ye gider ve eğitim alır. Bugün CHP ile birlikte en fazla gayrımenkule sahip olan bu ikisidir. ABD’den hükümete, hükümetten de Türk-İş’e aktarılan paraların olduğu söylenir. Bu, bir süre devam ettikten sonra partiler bakıyorlar, sendikalardan kendilerine ekmek var, her parti kendi sendikasını kuruyor. Tabelası sendika olan ama gerçek anlamda bir siyasal partinin uzantısı ve bir memur ya da işçi teşkilatı gibi hareket eden sendikalar türüyor. MİSK kuruluyor MHP’ye bağlı, ardından Hak-İş kuruluyor MSP’ye bağlı, ardından DİSK solu temsilen kuruluyor. Kamu sendikacılığı ise daha yeni biliyorsunuz. Oradaki örgütlenmeler de aynen işçi sendikaları örgütlenmeleri gibi daha çok partilerin arka bahçesi şeklinde oluşuyor. Bu nedenle de sakat bir sendikacılık kültürü gelişiyor Türkiye’de.

Özgür Eğitim-Sen’in farkı nedir?

Biz Özgür Eğitim-Sen olarak sendikacılığın bu şekilde yapılanmasının sendika mücadeleciliği açısından da üretici olamayacağını, ayrıca ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinde gerekli katkıyı sağlayamayacağını düşündük. Çünkü bağımsız değiller, kendi güçleriyle, ilkeleriyle, idealleriyle kurulmadıkları için demokratikleşme ve özgürleşme konusundaki tavır ve tepkilerinde bağlı olduğu siyasi partiye endeksli oldu; yani konunun özüne ilişkin bir tutum geliştiremediler. Bu nedenle de mesela A konusunda çok özgürlükçü bir söyleme sahipken, B konusuna gelince çuvalladıklarını görüyorsunuz. Mesela Eğitim-Sen’in demokratik söylemine bakın, dindar kesime karşı katı bir tutumları vardır. Başörtülülerin özgürlüğü konusunda çuvallarlar, hem çalışma, hem eğitim konusunda inançları ölçüsünde yaşamalarının önüne geçerler. Öteki taraftan muhafazakâr sendikalar da zorunlu din dersine, yani alevilerin sünnileştirilmesi asimilasyonuna taraftırlar. Anadilde eğitim konusunda tavır koyarlar. Çünkü daha çok düşünce temelleri muhafazakâr-devletçi bir zihniyete dayanıyor. Baktığımızda her birinin bir taraftan arızası var.

Biz kendimize temel olarak bir tek ilke koyduk ortaya: Herkes için adalet, herkes için özgürlük. Özgürlüğü ve adaleti “ama”sız ve bir taraf adına değil de, bu ülkede yaşayan; kimliğine, inancına, hayat tarzına bakmadan “benim canım yanıyor” diyen insanın yanında durabilmek konusunda samimi olmayı kendimize amaç belirledik. Temel olarak diğer sendikalardan farkımız bu. Bir, devletçi değiliz, ulus-devletin sanal kutsallıklarıyla kendimizi ifade etmiyoruz. İkincisi, temel değer olarak özgürlük ve adaleti alıyoruz. Bu temelde bireyin haklarını esas alan özgürlükçü bir toplumsal yapının oluşması gerektiğine inanıyoruz. Sendika olarak ne kadar bağımsız olabilirsek, değerler noktasında o kadar samimi davranışlar içinde olabiliriz. Herkesin hakkını hukukunu sahiplenebiliriz ve adaletin, özgürlüğün gelişmesi, yeşermesi noktasında sendikanın yapabileceği katkıyı yapabiliriz diye düşünüyoruz.

Bağımsızlık zayıflığı da beraberinde getirmiyor mu? Sırtınızı bir yere yaslamadığınızdan onlar tarafından korunmamanız, tam aksine taciz edilmeniz gibi bir durum söz konusu…

Dediğiniz doğru, bağımsız kalmanın bir bedeli var ve biz en başta bu bedeli ödemeyi sendika olarak göze aldık. Bir siyasi partinin desteği yok, öyle bir bağlantımız yok. Çünkü biz, sendikaların tüm siyasi partilere eşit mesafede durması gerektiğini; onları etkileyerek gerek eğitim, gerekse ülkenin diğer problemleri karşısında doğru politikalar üretmesi noktasında onları enforme etmeyi ve yönlendirmeyi sendikaların görevleri arasında görüyoruz. Bunun için de tüm partilere karşı eşit mesafedeyiz. Bu nedenle diğer sendikaların avantajları bizde yok. Bunu bir dezavantaj olarak düşünmüyor muyuz, düşünmüyoruz. Bunun bizatihi sendikayı kişiliksizleştirdiğini düşünüyoruz. Aslında bu, onlar için bir problem. Biz bu noktada yalnızlık içinde de değiliz. Kullandığımız özgürlük dili, bu ülkenin trendidir. Ve bu trend bizim yanımızda ve arkamızdadır.

Batman’da yaşananları medyadan takip ettiğimiz kadarıyla biliyoruz. Batman'da süreç nasıl işledi?

Batman meselesi bunun tipik bir örneği tabi ki. Batman’da bir önceki vali “Hedef 15” diye bir proje gerçekleştiriyor ve hafta sonu kurslar düzenleniyor. Bu kurslarda yer alan öğretmenlerin paralarının bir kısmı ödeniyor, bir kısmı ödenmemeye başlıyor. Bizim arkadaşlarımız 3 defa ilgili şube müdürüyle görüşme yapıyorlar. Paranın ödeneceği kendilerine söylenmesine rağmen her seferinde erteleniyor. Bunun üzerine arkadaşlarımız il Milli Eğitim Müdürlüğünün önünde bir basın açıklaması yapıyorlar. Basın açıklamasından 5 gün sonra 107 bin lira öğretmenlerin hesabına yatırılıyor. Olay da bundan sonra başlıyor. İl Milli Eğitim Müdürü, “madem siz benden bu parayı alırsınız, ben de size burada sendikacılık yaptırmam” düşüncesiyle üyelerimiz ve yöneticilerimiz hakkında soruşturma başlatılıyor. Eylemde olmayan dört üyemize de soruşturma açılması, bu soruşturmanın kasıtlı olduğunun göstergesi.

Soruşturma o kadar maksatlı ki, sanıyorum il Milli Eğitim Müdürü“Ben soruşturma açarım, bunlar da çil yavrusu gibi dağılır, bu sendika da burada faaliyet gösteremez” şeklinde düşünüyordu. Fakat karşısında çok onurlu, ahlaklı bir direniş gördüler. Çünkü soruşturmaya giren arkadaşlar, bu soruşturmanın 4688 sayılı sendika yasasına da, 2005/14 sayılı başbakanın genelgesine de, toplu yürüyüş kanununa da aykırı olduğunu deklare ettiler; ardından Batman Cumhuriyet Başsavılığına suç duyurusunda bulundular. İl Milli Eğitim Müdürü bunları beklemiyordu tabi…

İşin bir ilginç yanı da şuydu: Batman İl Temsilciliği mali sekreterimiz Murat Kurhan hakkında soruşturma açılmıyor. Eylemde kendisi de var, zaten fotoğrafta çok açık bir şekilde kendisi de bulunuyor. Kendisi gitti “ben de vardım eylemin içinde, bana da soruşturma açın” diye dilekçe verdi. Dilekçeye karşı İl Milli Eğitim Müdürlüğü alakasız maddelerle olayı şişirmiş, bir sürü yasalar ekleyerek hiç alakası olmayan şeylerden bahsetmiş, sonunda da “sizin hakkınızda soruşturmanın açılması hukuken mümkün değildir” diye yazılı bir cevap vermiş.

Bir kere basın açıklaması tamamen meşrudur, bir sendika bunu yapar. Bahsettiğim kanunlar bize bu eylemleri yapma hakkı veriyor, biz bu kanunlara göre davranırız. Milli Eğitim Müdürü bu kanunları yok sayıyor, hukuksuzluğun bir boyutu bu. İkincisi, bir sorun hakkında basın açıklaması yapmak sendikanın doğal bir işidir. 2005/14 sayılı Başbakan’ın genelgesinde “hiçbir sendika üyesi şubeleri yapmış olduğu etkinlikler nedeniyle soruşturulamaz” diyor. İl Milli Eğitim Müdürü bizim üst amirimiz falan değil. Biz bir tüzel kişiliğiz ve sendika yasası bize bu hakkı verdiği için o tüzel kişilikle bu işleri yapıyoruz.

Türkiye’de çok ağır bir ideolojik merkez vardır. Eğitim sisteminin amacı tamamen o ideoloji doğrultusunda çocukları yetiştirmektir.

Son durum nedir?

Şu anda mahkemedeyiz, il Milli Eğitim Müdürü hakkında makamını kötüye kullandığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk. İşin bir ilginç yanı da valinin bu soruşturmaya nasıl olup da izin verdiği... Demokratik bir hakkın kullanımına karşı il Milli Eğitim Müdürünün yaptığı hukuksuz bir işe siz vali olarak nasıl izin veriyorsunuz? Olay ulusal basına yansıdığında da valinin bu soruşturmayı durdurup, il Milli Eğitim Müdürü hakkında yasal işlem başlatması gerekirdi ama anlaşılan vali de oyuna getirilmiş.

Şöyle de birşey var, bizim duruşumuz bazı insanları tedirgin ediyor. Çünkü bizim sendikacılık tarzımız alıştıkları birşey değil. Bakıyorlar, bizim katsayı konusunda, başörtüsü özgürlüğü konusunda çok net tavrımız var. Birileri kendilerine yakın görüyorlar. Sonra bakıyorlar anadilde eğitim de istiyoruz, din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını da talep ediyoruz, eğitim sisteminin devlet tekelinden tamamen çıkmasını da talep ediyoruz. Bu noktayı anlamlandıramıyorlar. Çünkü eğitim camiasında maalesef ciddi düşünce problemleri var. Sanki verili olan mutlakmış, tartışılamaz bir realiteymiş ve biz de buna teslim olmak durumundaymışız gibi. Biz de bu düşünceye karşı çıkıp yeni bir şeyler söylediğimiz için algılama probleminden kaynaklanan bir tedirginlik oluşuyor bazı kesimlerde. Onların devleti kutsayan, mutlaklaştıran anlayışına da uymadığı için bunlar bizi rahatsız edecek diyorlar. Çünkü biz oligarşik bürokrasiye karşıyız, bürokrasi bizim tepemizde bir kutsal değil, bize hizmet etmesi gereken bir kurum olarak görüyoruz.

Röportajın devamı diğer sayfada!



Yorumlar (2)
  • Murat Aygen
    İsdemir ve Seydişehir Alüminyum’un açılış merasimine gidip alkış tutanları T.C. mi yetiştirdi? Dün fabrika açılışına alkış tutanların bugün savaş ilanına alkış tutmaları eytişimsel-özdekçi-gerekircilik ilkesinin bir icabıdır. Aaah ben Karl Marx’ın sakalını öpemediğime yanıyorum aaah, aaah, aaah.. İlim ilim bilmektir, ilim LENiN bilmektir, sen STALiN bilmezsin, bu nice okumaktı.
  • Murat Aygen  - Şövalye Doğramacı (vefatı münasebeti ile)
    Öyle çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını bir itiyat ve de itikat haline getirmiş bir milletin artık öğrenmesi gereken bişey mi kalmıştır? Yüksek öğrenime gereksinimi mi kalmıştır? Nüspet-ilim tekke ve zaviyelerini “etkisiz hale getiren” Y.Ö.K’ün ulu mimarı Şövalye Doğramacı: VATAN SANA MiNNETTARDIR. SEN DOĞRU OLANI YAPTIN.
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.