Tavsiye Kitap

kapak-makam-makam-cicegi-ve-bulbul

Facebook Sayfamız

Sponsor Reklam

smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

huseyinergunTürkiye’de dünya standartlarına sahip olan bir sol partinin bulunmaması, yıllardır Türkiye’de konuşulagelmiş konulardan birisidir. Yıllardır tam anlamıyla sosyal demokrat bir parti olmadığı vurgulanır ve Türkiye’nin gerçek anlamda bir sol partiye ihtiyaç duyduğu öteden beri belirtilir. İşte birçok kesim tarafından dikkat çekilen bu eksikliği giderme iddiasındaki bir isimle, Hüseyin Ergün’le Türkiye’nin güncel meselelerinden, Türkiye’de solun akıbetine kadar birçok konuyu enine boyuna konuştuk. 7 Haziran 2009 tarihinde SHP genel başkanlığına gelen Hüseyin Ergün, üniversite yıllarından bu yana hep sol hareketlerin içinde yer almış bir isim. 1965’te Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Hüseyin Ergün, 1970-71 yılları arasında TİP’in genel yönetim kurulu üyeliğine kadar yükselmiş,  1991-93 yılları arasında ise Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Kuruculuğu ve Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır. 1992-93 yıllarında CHP İstanbul il başkanlığı yapmış olan Hüseyin Ergün’ün 2004 yılında “Bilişim Çağında Sol” adlı bir kitabı yayımlanmıştır.

SHP Genel Başkanlığı’na yeni gelmiş bir kişi olarak, Türkiye’de sola yeni bir soluk getirme iddiasındasınız. Türkiye’de sol hareketler özellikle son yıllarda büyük bir kriz içinde. Siz Türkiye solu ile ilgili genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Türkiye solu olması  gerekenden çok geride ve çok az etkili olabiliyor. Bunun temel nedeni CHP’nin solcu sanılarak siyasal hayatta belli bir yeri kapatmış olmasıdır. Halbuki CHP solcu bir parti değil, resmi bir devlet partisidir. O partiden sol tepkiler, sol politikalar, sol söylemler beklemek yanlış olur. Üstelik CHP sol söylemleri bile dile getirmiyor, sadece yaşam tarzına sıkışmış kalmış durumda. Yani bir laiklik söylemi ve ona bağlı olarak da bir yaşam tarzı tercihinin savunulucuğunu yapıyor. Böyle bir yerde Türkiye seçmeni içinde çok dar bir kesime sıkışmış oluyor ve o seçmenle bir etkileşim içinde. O seçmenin önemli bir kısmı da CHP’ye istemeyerek oy veriyor, ötekilere vermek istemediği için CHP’ye oy veriyor, bu da ayrı bir sıkışma getiriyor.

Öte yandan solda bir de küçük gruplar var ben ona fraksiyon solu diyorum. Fraksiyon solu da yine bugünkü anlamda çağdaş bir sol değil, 1930'lardan belki daha öncesinden kalma tekerlemelerin piyasada olduğu ve bugünkü dünyayla bağdaşmayan bir sol. Hergün biraz daha eriyorlar, sayıları çoğalıyor bölünüyorlar ama her birinin etki gücü azalıyor. Dolayısıyla bu ikisi esas itibariyle kamuoyunda gözükmektedir.

Şimdi SHP ilk defa çağdaş bir solla Türkiye'deki siyasi yelpazenin solundaki boşluğu doldurmaya aday. Biz şuna inanıyoruz siyasi yelpazenin solunda hiçbir parti yok. Siyasi partiler siyasi yelpazenin sağına sıkışmış durumdalar ve burada da AKP merkezde duruyor. Merkezin sağında CHP var, onun sağında MHP var ve daha böyle sağa doğru gidiyor. Bu soldaki boşluk Türkiye siyasetini aynı zamanda topal ördek konumuna getiriyor ve bir dengesizlik doğuyor. Çok partili bir yaşam var ama bu yaşamın bir tarafında sıkışmış partiler var, öteki tarafında boşluk var. O yüzden de bizim çok partili yaşamımız demokrasiye dönüşemiyor. Demokrasi esasında sol-sağ dengesiyle büyüyen bir rejimdir. Toparlarsak bugün Türkiye solu, Türkiye'de olması gereken güce, büyüklüğe ve etkinliğe sahip değildir.

SHP'nin bahsettiğiniz soldan pozitif olarak farkı nedir?

Hemen söyleyeyim. SHP, 7 Haziran’da toplanan ikinci olağan kurultayında bir karar aldı. Bu kararda partinin nitelikleri de belirtiliyordu. İki ayrı üçlü olarak bunları belirttik. Birinci nitelik sivil, demokrat ve barışçı olmak. Sivil olmak ne demek? Asker ya da sivil devlet kuvvetlerinden bağımsız olmak demek. Dolayısıyla bu anlamda SHP soldaki tek sivil partidir. İkinci demokrat olmak, demokrat olmak da iktidara halk oyuyla gelmeyi halk oyuyla gitmeyi, onun dışında başka bir yolu reddetmeyi gerektiriyor. Yine Türkiye solunun bu bakımdan da diğer kesimlerinin geniş ölçüde sabıkalı olduğunu düşünüyoruz. Üçüncü niteliği barışçı olmaktır, yani toplumdaki kişiler, gruplar, etnisiteler, dinsel inanç toplulukları vs hepsini eşit görmesi ve bunların arasındaki ilişkinin barışçı temelde yürütülmesini istemektedir. Halbuki bazı akımlar birine dayanarak ötekine karşı politika yapıyorlar. Öyle olunca da diyelim ki bir etnisiteyi ya da din grubunu öne aldığınızda o zaman barışçı olmaktan çıkıyorsunuz. Birinci üçlümüz bu.

SHP ikinci üçlü olarak da özgürlükçü, eşitlikçi ve kalkınmacı olmayı ortaya koyuyor. Özgürlükçü ne demek? Özgürlükçü şu demektir ki ülkemizdeki herhangi bir topluluğu ötekinden üstün görmüyoruz bir, ikincisi ülkemizdeki her topluluğa dünya çapındaki en yüksek özgürlüğü layık görüyoruz. Hiçbirinin özgürlüğünün bundan bir gram dahi eksik olması gerektiğini düşünmüyoruz. Yani, “efendim bizim memleketimizin gerçekleri bunlardır, biraz da burada özgürlüğü kısalım ancak böyle olabilir” demeyi ayıp sayıyoruz. İkincisi eşitlikçiyiz, yani bütün insanların yaşam kalitesi bakımından iyi bir düzeye sahip olması gerektiğiniz düşünüyoruz. Sosyal güvenlik bakımından, sağlık hizmeti bakımından, eğitim bakımından iyi bir düzeye sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. İnsanlar arasındaki farklılıkların kabul edilebilir düzeyde olması gerektiğini düşünüyoruz. Yaşam kalitesindeki  eşitliği, bu her şey olabilir; barınmadan  beslenmeye, oradan eğitime, oradan sağlığa yaşam kalitesindeki farklılığı tolere edilebilir düzeyde olması gerektiğini düşünüyoruz eşitlikçiyiz derken. Bir de kalkınmacıyız, genellikle siz benden daha iyi biliyorsunuz sol, bölüşümcü bir yüze sahiptir. Halbuki, biz aynı zamanda kalkınmacı bir parti olmak istiyoruz. Ne demek kalkınmacı bir parti? Memleket ekonomisini öyle yöneteceğiz ki, bu memleket sağcıların ürettiğinden daha çok üretim yapacak. Daha kaliteli ürün üretecek, daha çok ihracat yapacak.



Geleneksel solcular gibi üretimle bölüşümü birbirinden ayırmıyorsunuz...

Üretimle bölüşümü birleştiriyoruz, bunu yapabilmek içinde en yüksek katma değer, en yüksek teknoloji, dünyadaki sermayenin büyük kısmını, üretim bilgisini, yönetim bilgisini ülkemize getirmek ve üretim politikamızı da bunları yapabilecek düzeyde ayarlamayı düşünüyoruz. Kalkınmacılıktan korkmuş bir eşitlikçiliği katiyyen kabul etmiyoruz. Bir farkımız da bu, dolayısıyla aslında hemen hemen her noktada Türkiye solunun yer çekiminden bunları tırnak içinde söylüyorum kendimizi ayırıyoruz.

Kalkınmacılık noktasından hareketle partinizin serbest piyasa ekonomisine bakışı nedir?

Serbest piyasa ekonomisi bir ortamdır. Bu ortamı biz kendi politikalarımıza göre değerlendirmeyi düşünüyoruz. Ama piyasa olmadan bir ekonomik ortam olamaz ve piyasa kapitalizmin bir ürünü değildir. Kapitalizm piyasanın bir ürünüdür yani kapitalizmin  ilk 1600-1700'lerde uç vermesinden 3000 sene önce dünyada piyasa vardı. Çünkü bir insan kendisine yetecekten fazla bir şey ürettiği zaman onu başka bir insanla değiştirir. O değişim işlemi de piyasada olur. Piyasa olmazsa herkes kendi ürettiğini yemek zorunda kalır giymek zorunda kalır. Ama tekstil üreten yiyecek bulamaz o zaman.

Serbest Piyasa Ekonomisi ile kapitalizmi birbirinden ayırıyorsunuz yani...

Ayırmak lazım, kesinlikle ikisi birbirinden farklıdır. Ama kapitalizm de piyasa içinde şekillenen bir olgudur. Piyasadan hem yararlanmış, hem yaygınlaştırmıştır. Prof. Sadun Aren’in Mart 1991’de yazdığı bir yazı var. Diyor ki, “kapitalizmden daha çok sosyalizm, piyasadan yararlanır.”

Sosyalizm piyasadan, kapitalizmden daha çok nasıl yararlanabilir?

Çünkü kapitalist sistemde bir takım tekeller oluşabilir, halbuki sosyalizm bir sistem olarak eğer piyasayı kullanmak isterse, o tekellerin de olmadığı, daha yarışmacı bir ortam kurabilir. Ve o yarışmacı ortamda da daha iyi bir piyasa oluşur diyor. Biz şöyle düşünelim. Atmosfere benzetebiliriz piyasayı. Bu ev, atmosfere bir müdahaledir. Üzerini kapatarak yazın güneşten, kışın da soğuktan korunuyoruz. Veya bir klima koyuyoruz, yine atmosfere bir müdahalede bulunuyoruz. Şimdi bu müdahaleyi iyi yapabiliriz, kötü yapabiliriz. Bu evin izolasyonunu çok iyi yapabiliriz veya evin her tarafından rüzgarın girdiği bir şey yapabiliriz. Veya klimayı çok elektrik tüketen bir klima şeklinde üretebiliriz, ya da daha verimli bir klima üretebiliriz. Aynı şekilde piyasada da bu şekilde yapabiliriz. Himiz t-shirt giyiyoruz, gömlek giyiyoruz. Bunu serbest piyasada aldığımız zaman en ucuzunu, en kalitelisini bulmamız mümkün; keza otomobilin de öyle.

Ama desek ki eğitim tamamen piyasaya bırakılmıştır. Az sayıda insan iyi eğitim alır, ama geniş yığınlar aynı kalitede eğitim alamaz. Bu, sağlıkta da böyledir. Desek ki sağlık tamamen piyasaya bırakılmıştır, o zaman çok iyi hastanelerde, çok iyi doktorlardan az sayıda insan yararlanırken yine geniş yığınlar bugün aldığından çok daha az sağlık hizmeti alabilir. Veya desek ki hava kirliliğini piyasaya bırakıyoruz. O zaman gelirleri az olan insanlar kötü kömür kullanıp kötü koşullarda yaşarken, geliri iyi olan kişiler de kendilerine dağın tepesinde bir villa yapar ve orada temiz havada yaşar. Veya evine hava temizleyici aletler takar. Bu ne demek? Bazı alanlarda piyasa çok işimize yarar, çok iyidir. Bazı alanlarda kısmi olarak iyi ve aksaklıkları var. Mesela tarihi eserleri piyasaya bıraktığımızı düşünürsek ne olur? Bütün tarihi eserler yağma olur. Herkes o sırada gidip en kaliteli parçayı almak ister, halbuki bunun ciddi bir şekilde yapılması gerekir. Bu da ancak kamu denetimi altında gerçekleşebilir.

Piyasaya bakarken, baktığımız konunun özelliğine göre değerlendirme yapmalıyız. Ama piyasa olmadan bir ekonominin işleyemeyeceği, bunu işletmeye çalışmanın çökeceğini Sovyet deneyiminin çok açık bir şekilde gösterdiğini düşünüyorum. Piyasasız bir ekonomi yapmak isteyenler, ancak geniş yığınlara zarar verirler. Çünkü ekonomi daha verimsizleşir. Fizibilite yapılamaz, piyasa olmazsa doğru fiyat belirlenemez, talep belirlenemez, arz belirlenemez. O zaman doğru fiyat belirlenemez, doğru fiyat belirleyemezseniz doğru fizibilite çalışmaları yapamazsınız. Doğru fizibilite yapamazsanız kaynaklarınızı doğru kullanamazsınız. Dolayısıyla piyasasız bir dünya düşünmek aslında çökmüş bir ekonomi demektir. Ve deneyimler göstermiştir ki bu daha çok geniş yığınların, emekçilerin zararına olmuştur.

Yakın geçmişte soldaki boşluğu doldurmak için çeşitli üst örgütlenmeler meydana getirildi. ÖDP, SDP ve DTP’nin başı çektiği “Çatı Partisi” oluşumu bunlardan biri. Sizin Çatı Partisi’ne bakışınız nedir?

Çatı Partisi çöktü, bir türlü olmuyor, yürümüyor. Yürümeyişinin temel sebebi de Çatı Partisi’nde çeşitli bütünlüklerin, kadroların veya yapıların, o yapıların bütünlüklerini koruyarak ittifak şeklinde davranmaya çalışmaları, ki bu öyle iki tarafı keskin bir kılıç ki, bir yandan ittifak yapmak istiyorsunuz; öte yandan herkes benim politikam uygulansın diyor. Soınuçta o iş başarısızlığa doğru gidiyor. O yüzden Çatı partisi ve kuruluş amacı bence çökmüştür ve oradan bir şey bekleme olasılığı yoktur.



Yorumlar (2)
  • Said Bahadır  - Tebrikler
    Ben Hüseyin Ergün'ü beğendim. Sonuna kadar da başarı diliyorum kendisine ve partisine. memlekette sol olacaksa da böyle olmalı...
  • Anonim  - ...
    sol olacaksa böyle olsun,böyle bir sol parti muhalefet olursa Türkiye çok şey kazanır
Yorum yaz
Your Contact Details:
Yorumlar:
Security
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.