2008 ortasında başlayıp 2009’da da devam eden ekonomik kriz, dünyanın her noktasını etkilemesi nedeniyle son yılların en önemli olayı haline geldi. Kritize.Net olarak Avusturya İktisat Okulu’nun Türkiye’deki önemli temsilcilerinden, Liberal Düşünce Topluluğu üyesi, iktisatçı Doç. Dr. Mustafa Acar ile ekonomik kriz üzerine enine boyuna bir söyleşi yaptık. Mustafa Acar lisans eğitimini ODTÜ İktisat Bölümü’nde, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini de ABD’de Purdue Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Ekonomi, Avrupa Birliği ve siyaset üzerine birçok kitabı vardır. Ayrıca Graham E. Fuller, Karl Popper, Russell Roberts, Johan Norberg gibi birçok önemli ismin kitaplarının Türkçe’ye çevirisi de Mustafa Acar’a aittir. Halen Kırıkkale Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ekonomi alanında ders veren Sayın Acar bize ekonomik krizin nasıl ortaya çıktığından, sebeplerininin neler olduğuna, krizin ne kadarlık ömrü kaldığından ve hükümetin ekonomi yönetimine kadar pek çok konuda değerli fikirlerini bizimle paylaştı.
2008’in ortalarında meydana gelen ve halen devam eden ekonomik krizin sebeplerini ne olarak belirleyebiliriz?
Bu konuda şöyle bir genel değerlendirme yapmak mümkün. Ortada bir olgu var: Bir kriz yaşıyoruz. Bu krizin 1929 Ekonomik Buhranı’ndan bu yana yaşanan en büyük kriz olduğu konusunda herkes hemfikir. Ama bunun açıklaması konusunda, sorunu kim nerede görmek istiyorsa orada görüyor. Yani Marks’ın kehanetine inanarak kapitalizmin bir gün mutlaka çökeceğine, kendi içsel çelişkilerinin kapitalizmin sonunu getireceğine inananlar, şimdiki krizi kapitalizmin sorunu, hatta “son krizi” olarak görüyorlar, “Marks dememiş miydi?” diyorlar. Dolayısıyla sosyalizmi tekrar öne çıkarmaya çalışan, kapitalizmi yerden yere vuran açıklamalar getiriyorlar. Buna karşılık piyasa kurumuna güvenmek gerektiğine inananlar ise, bunun kapitalizmin sorunu olmadığını, tam tersine aslında piyasanın kendi haline bırakılmamasının sonucu olduğunu düşünüyorlar ki, ben kendimi bu ikinci gruba dahil olarak görüyorum. Kısaca insanlar kendi dünya görüşüne, ideolojik çerçevesine, siyasal önceliklerine göre bir açıklama getiriyorlar. Dolayısıyla birisi size “Tamamen objektif, tarafsız bir gözle, sadece olgulara bakarak bu yorumu yapıyorum,” derse inanmayın. Çevremizdeki her olan biteni açıklarken insanoğlunun başvurduğu belirli ideolojik-siyasi-kültürel referansları var; buna zihniyet diyoruz. Olaylara o pencereden bakıyoruz; baktığımız olgular bu perspektif ya da zihniyet ile ete-kemiğe bürünüyorlar, anlam kazanıyorlar. Bu çerçevede eğer daha piyasacı, daha liberal, kapitalizme daha olumlu bakanlar için bu kriz kapitalizmin, hele hele serbest piyasanın bir suçu değildir. Buna karşılık, müzmin-iflah olmaz bir Marksist iseniz, dünyadaki her kötülüğün sebebini son tahlilde kapitalizm olarak görürsünüz, dolayısıyla, bu kriz de kapitalizmin bir krizidir.
"Liberal pencereden bakarsak krizin nedeni fazla devlet müdahalesidir" dediniz. Peki devletin müdahalesinden kastınız nedir?
Klasik liberal iktisadi öğretiye vücut veren düşünürlerin devlet olgusuna ve devlet- piyasa ilişkilerine nasıl baktıklarını referans alarak konuştuğumuzda, klasik liberallerin devleti minimal düzeyde görmek istediklerini, devlete iktisadi hayatta minimal bir rol biçtiklerini söylemek mümkündür. Yani onlar da devletsiz bir toplumun olamayacağının ya da çok zor olacağının farkındalar ve devletsiz bir toplum düşünmemişlerdir. Ama tersinden, devletin kolları her yana uzanan “ejderha” bir devlet, kontrolsüz bir güç olmasından da hazzetmemişlerdir. Bu çerçevede "sınırlı devlet" görüşünü dile getirmişlerdir. Yani devlet, piyasanın kendi başına, kâr motivasyonuyla kolay üretemeyeceği, iktisadi literatürde "saf kamu malları” dediğimiz iç güvenlik, dış güvenlik, adalet gibi fonksiyonları yerine getirmesini ve kendisini bunlarla sınırlandırmasını önermişlerdir. Bunun ötesindeki mal ve hizmetleri devletin değil, piyasanın daha başarılı bir şekilde üretebileceğini savunmuşlardır. Bu çerçevede devletin aslında çok fazla sayıda vazifesi yok: Bir; ordu besleyeceksin, sınırları güvenlik altına alacaksın. İki; polis besleyeceksin sokakların güvenliğini sağlayacaksın. Üç; eğer insanlar birbirleriyle anlaşamazlarsa, ihtilafa düşerlerse, sözleşmeler yerine getirmezlerse bunları yerine getirmelerini sağlayacak, aralarındaki ihtilafı çözecek bir mekanizmayı, yani adalet mekanizmasını kuracaksın. Devlet bunları yapsın, rekabetin kurallarını koysun, tarafsız bir hakem olarak bir kenara çekilsin. Liberal iktisadi felsefenin öngördüğü devlet işte budur. Oysa bugün modern dünyada, ulus-devletlerin egemen olduğu dünyada, devletin bunların çok ötesine geçtiğini görüyoruz. En basitinden kamu harcamalarının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı ile ölçtüğümüz devletin büyüklüğüne baktığımızda bugün “kapitalizmin mabedi” diye, “liberalizmin beşiği” diye gördüğümüz ABD’de bile kamu harcamalarının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı %45 civarındadır. Yani bir ülkenin çoluk çocuğu ile yediden yetmiş yediye bir yılda ürettiği mal ve hizmetin piyasa değeri olan toplam milli gelirin yarısına yakınını devlet tüketmektedir. Oysa aynı rakam, yani günümüzde %45-50 arasında olan bu rakam 1900'lü yılların başlarında %13 civarındaydı. 20. yüzyıl boyunca, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, sözde kapitalizmin geliştiğini, liberalizm ilerlediğini düşündüğümüz dönemde, ABD gibi kapitalizmin ve serbest piyasanın şahikası olarak algılanan bir ülkede bile ne yazık ki devlet küçülmemiş, tam tersine ciddi oranda büyümüştür. Hatırlamalı ki klasik liberal iktisadi öğreti devletin büyümesini değil, tam tersine küçülmesini, minimal düzeye indirilmesini, yetkilerinin sınırlandırılmasını öngörür. Oysa reel dünyada gördüğümüz manzara bunun tam tersi olmuştur. Bir zamanlar küçük başlamış bile olsa, devlet zaman içinde büyümüş; iç güvenlik, dış güvenlik, adalet hizmetleri ile yetinmemiş; -vaktiyle Türkiye'de olduğu gibi, ayakkabıdan kaput bezine kadar- her alanda üretime el atmış; “artan oranlı” vergi sistemi ile "zenginden alırım, fakire veririm" şeklinde bir yeniden dağıtımcılığa soyunmuştur. Yani aklımıza gelebilecek hemen her alanda devlet faaliyet icra etmiş, piyasaya müdahil olmuş, insanların cebindeki paraya el koymuş, sadece ekonomik hayata müdahaleyle de yetinmeyip siyasi özgürlükleri de kısıtlayıcı düzenlemeler yapmıştır. Zaten siyasi özgürlüklerle iktisadi özgürlükler birbiriyle bağlantılı olduğu için, bir alanda çok fazla olan devlet müdahalesi diğer tarafta minimal düzeyde olmamaktadır. İktisadi olarak piyasaya çok fazla müdahale eden bir devlet, siyaseten de özgürlüklere çok fazla müdahale eder hale gelmektedir. Ekonomik özgürlüğün olmadığı dünyada siyasi özgürlükler de tehlikeye girmektedir. Sonuçta devlet büyüdükçe bireylerin yaşam alanını, özgürlük alanını daraltan kocaman bir heyüla ortaya çıkmaktadır. Söylemek istediğim özetle budur: Devlet olması gerekenden çok büyüktür ve üstüne vazife olmayan işler yapmaktadır.
O zaman şu yorumu yapabiliriz: ABD'de ekonomik krizin ortaya çıkmasının sebebi serbest piyasanın uygulanması değil, tam tersine serbest piyasanın ilkelerinin tam olarak uygulanamamasıdır.
Evet, kabaca böyle söyleyebiliriz. Çünkü krizin başlangıcı nereye gider diye baktığımızda somut belirtilerin 2007 ortalarında ortaya çıktığını görüyoruz. Bu dönemde “mortgage” (uzun vadeli, düşük faizli konut kredisi) piyasasının pek iyi gitmediği, eninde sonunda bir mortgage krizinin patlak vereceği görülmüştü. Peki, mortgage piyasasındaki şişkinlik, fiyat balonu nereden kaynaklandı diye geriye doğru sorguladığımız zaman karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: 2000-2001 yıllarında, özellikle de 11 Eylül faciasının yaşandığı dönemde, ABD halkında oluşan paniği dağıtmak, halkı rahatlatmak için kendilerine düşük faizli ucuz kredi sağlama amacıyla, Amerikan para otoritelerinin ve onların patronu durumundaki siyasi otoritelerin piyasayı paraya boğduğunu görüyoruz. İnsanlara ucuz para vererek, kolay ev ve araba sahibi olma imkanlarına kavuşturarak toplumun rahatlatılması öngörüldü. Bundan başka, yine 11 Eylül saldırısı gerekçe yapılarak Afganistan ve Irak işgal edildi. Yüzbinlerce asker buralara işgal kuvveti olarak gönderildi, bir o kadar askeri araç-gereç, silah ve mühimmat oralara taşındı. Bu amaçla yüzmilyarlarca dolar savaş harcaması yapıldı. Tabii ki bunların da bir bedeli var. Bu harcamaları nereden finanse edeceksiniz? Ya daha fazla vergi alacaksınız, ya dışarıdan borçlanacaksınız, ya para basacaksınız, ya da o finans piyasasındaki "paradan para yaratma mekanizmalarını" kullanarak bu işi yapacaksınız. Bunların hepsi denendi. Yani faizler %1'in altına çekildi. Bu ne demek? Yani vatandaşa enflasyonun %3 civarında olduğu bir ekonomide %1 faizle para verirseniz, bedavanın da altında para veriyorsunuz demektir. Diğer bir ifadeyle parayı bedava kullandırttığınız gibi, paranızı kullandığı için insanlara bir de üste para veriyorsunuz demektir. Böyle bir ortamda insanlar parayı alırlar, yerler, içerler, çarçur da ederler. Özetle, birincisi devlet karşılıksız para basarak yetkilerini suistimal ediyor. İkincisi; devlet liberal, serbest ticaretçi, barışçı bir zihniyetin tam tersine işgalci, savaşçı bir zihniyetle dünyayı işgale kalkıyor. Üçüncüsü; devlet kolay para, gevşek para politikası yoluyla piyasayı paraya boğuyor. Dördüncüsü; devlet, devletten torpilli şirketleri, rekabeti bozacak bir biçimde piyasaya sokuyor, onlara ucuz kredi kullanma imkanları tanıyor, bu suretle piyasanın işleyişini bozuyor. Beşincisi, modern finansal sistem, onlarca türev araç gereç geliştiriyor. Öyle ki gerçekte yapılan alışveriş 100 bin dolarlık ev olduğu halde, bu evin finansmanından doğan kredi borcuna dayanarak çıkarttığınız değerli kağıtlarla bu krediyi yeniden başka bir piyasada pazarlayarak, ordan gelen kağıdı başka bir piyasada pazarlayarak, yani atalarımızın tabiriyle “bir koyundan dokuz post” çıkararak, 100 bin dolarlık evin parasını 800 bin-900 bin dolara çıkaran, borçlu ile alacaklı arasındaki zinciri koparan tuhaf, çarpık bir finansal sistem ortaya çıkıyor. Bunun örgütleyicisi de, gözetleyicisi de, kurallarını koyan da, sözümona denetleyen de dolayısıyla bu çarpıklıkların bu şekilde sürmesine meydan veren de, devletin ta kendidir. Dolayısıyla devlet nerede ararsanız var. Finansal araçları meşru kılarken var, rekabetin kurallarını kendisi ihlal ederken var, devletten torpilli şirketleri kurarken var (unutmayalım ki, mortgage krizinde ilk batan 2 şirket, Freddie Mac ve Fannie Mae adlı iki kamusal şirkettir), onlara özel krediler aktarırken var, karşılıksız para basarken var, işgalci zihniyetle dünyayı işga ederken var, bunu finanse etmek için de piyasayı paraya boğarken var.
Buna ek olarak, batan şirketleri kurtarmak için de bütün yük vergi mükelleflerinin üzerine bindirildi. Bu serbest piyasanın ilkelerine aykırı bir durum değil mi?
Aynen dediğiniz gibi, olayın başka bir facia boyutu da o. Hukukun en temel prensibi der ki: "Cezalar şahsidir." Yani suçu kim işlemişse, cezayı o çeker. Esasen kutsal kitaplar da kendi terminolojilerinde aynı şeyi söylerler: "Babanın günahını oğlu çekmez." Krize çare ararken bu temel prensip ihlal ediliyor. Sözümona serbest piyasanın mabedi ABD'de devlet piyasaya o kadar müdahil ki, ve devlet evrensel hukuk kurallarına o kadar aykırı davranıyor ki, bunun serbest piyasa mantığıyla izahı imkânsız. Hesabı yanlış yapan bankacı, sigortacı, finansçı; ama bunun bedelini ödeyen vergi mükellefi. Piyasayı likiditeye boğan devlet ve devletle beraber çalışan finansal kurumlar; ama krizin bedelini ödeyenler işini kaybeden insanlar, batan şirketler veya alacaklarını tahsil edemeyen küçük ve orta boy işletmelerdir. Yani burada yine korkunç bir hokkabazlık var. Burada "Ahmet'in günahını Mehmet'e ödetme" var. Bankacının yaptığı yanlışın bedelini vergi mükellefine ödetme var. Dolayısıyla burada sorun serbest piyasanın değil, tam tersine devletçiliğin sorunudur. Kısacası bence bu kriz; şeffaf olmayan, denetlenebilir olmayan, çok fazla güç ve yetki kullanan, para-kredi genişlemesiyle iktisadi sorunları çözeceğini sanan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan, alanı daraltılmamış ve gücü sınırlanmamış bir devlet anlayışının meyvesidir.




Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook
Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...