Mehmet Altan’ın 1990 yılında Afa Yayınları tarafından basılan “Darbelerin Ekonomisi” adlı kitabını okuduğunuz zaman Türkiye ekonomisine ve demokrasisine kasteden elleri görüp yanınızda oturana söyleyeceğiniz söz gerçekten bu: “Katili Gördüm!”
Her ne kadar 20 yıl önceki Türkiye’nin siyasi ve ekonomik koşullarının etkisinde bir çalışma gibi görülse de daha çok yakın tarihi (28 Şubatı ve günümüze kadar gelen gel gitli süreci) kestirdiğini rahatlıkla ifade etmek mümkün.
28 Şubat 1997 postmodern darbesinden sonra siyasi ve ekonomik ortamın durumundan olsa gerek, 28 Şubat ek bölümüyle 2001 ve 2006 yıllarında kitabın tekrar basıldığını görüyoruz. 10 bölüm ve yazarın sonsözünden oluşan kitaba ilave edilen “28 Şubat” bölümü, adeta Mehmet Altan’ın çalışmasının doğruluğunu ispatlıyor. 1986 yılında Türkiye siyasetinin fenomen isimleri, darbe dönemlerinin hem şahitleri hem mağdurları Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit ile yaptığı görüşmelerle yazar, siyasetçilerin iç etkileri dış etkilerden nasıl daha kuvvetli gördüklerini, bunun nasıl büyük bir yanılgı olduğunu anlatıyor. Türkiye’nin “darbe kronolojisi”ne göre bölümlendirilen kitap, sermaye fakiri genç Türkiye’nin 1960’a kadarki silkinme çabalarını, 60 darbesinin ekonomik sebeplerini ve siyasilerin bu darbeye olan taraflı yaklaşımlarını, 60’tan 80’e çalkantılı dış siyasetini, ekonomik istikrarı yakalayamayan Türkiye’yi ve 80 darbesini bu iki siyasînin bakışıyla anlatıyor. Bu bakış, ülke içi dinamiklerin, dış dinamiklerden daha güçlü olduğu bakışı. Fakat Altan, bu bakışın yanlışlığını bu kronolojik sürecin her noktasında ifade etmekten geri durmuyor.
M. Altan, Türkiye’nin sermaye birikimi sorununun temelini Osmanlı’dan başlatıyor. Sanayi Devrimi’ni “göremeyen” Osmanlı’nın düştüğü durumu ifade eden en iyi kaynak, son yıllarda daha çok değer gören merhum Prof. Dr. Sabri Ülgener’in “İnhitat Devri Servetinin Mahiyeti ve Menşei” adlı eseri. Kitapta bu kaynağa atıfta bulunulması, sıkı bir Ülgener takipçisi olan beni konuya daha çok alakadar etti. İlk bölümde özellikle Demirel’le yapılan sohbetin konusunun, Osmanlı siyasi yapısının ekonomiye etkileri üzerine olması, bu kaynağı benim için daha önemli hale getirdi. Türkiye’nin siyasi gelişimini Tanzimat Döneminden ele alan Demirel’in, ekonominin siyasi istikrara bağlı olduğunu ifade etmesi ve demokrasinin kalkınmayı sağlayan anahtar olduğunu söylemesi ise bir siyasetçinin nereden nereye gelebileceğini gösteren düşündürücü bir örnek oluyordu.
Ecevit’in ise Türkiye’de sosyal demokrasi anlayışını uygulayabilmesi noktasında yaşadığı, sanayide çalışan işçi sınıfının olmaması sorununu, “köylü” söylemiyle siyasi olarak nasıl aşmaya çalıştığını görüyoruz. Ancak bu çabanın bile siyasi hareketinin seçkin sınıfı daha çok temsil eden bir akım olmasını engelleyemediği tarihi bir gerçek olarak yanıbaşımızda duruyor.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde Demirel’in Atatürk ve Kemalizm hakkındaki görüşlerini, Türk demokrasisinin doğuşu hakkındaki açıklamalarını okuduğumuzda, Demirel’i benim gibi 28 Şubat Sürecinde tanıyan kuşağın şaşkınlığını gizleyemeyeceğine eminim. Ancak meşhur “Dün dündür, bugün bugündür” yaklaşımı düşünüldüğünde, bu durumu da Demirel için normal görüyoruz.
1960 darbesine gelen süreçte de Türkiye’nin 50 sonrasında giriştiği enflasyonist açılımın ekonomik etkilerini ve iki kutuplu dünyanın Türkiye'yi savurduğu dönemi görüyoruz. Altan, Türkiye’nin tarım ülkesi olma yolunda ilerlerken karşılaştığı sermaye kıtlığı sorununu, ABD ile ilişkilerinin bozulmasını ve Sovyetlerle kurulan ekonomik ilişkilerin 60 darbesine nasıl zemin hazırladığını anlatırken, Demirel'in ve Ecevit'in bu darbeyi bir iç denge sorununun sonucu olarak yorumladığını görüyoruz. Fakat bir farkla: Demirel darbeyi “devletin halkın elinden alınması” şeklinde, Ecevit ise bir “halk hareketi” şeklinde yorumluyor. Yani kısacası siyasiler “ben darbeye darbe demem, darbe beni vurmadıkça” yaklaşımını bugün olduğu gibi o gün de benimsemiş vaziyette. Belki de Türkiye’deki siyasi anlayışın bugüne kadarki en önemli sorunu, siyasilerin her adımında düştüğü “asker yanımda mı onunla mı?” paranoyasından ibaret. Kitap bu ironiyi güzel bir biçimde ortaya koyarken, Türkiye’deki siyasetin kanatlarını “devletçi seçkinler” ve “gelenekçi liberaller” şeklinde ayırmayı da ihmal etmiyor.
Altan, ekonomik göstergelerle darbeler arasındaki en önemli ilişkiyi “yurtiçi tasarruflarla sabit sermaye arasındaki fark” ile kuruyor. Bu farkın arttığı dönemlerde Türkiye’nin askeri darbeler sokağına girdiğini iddia ediyor ki bu iddiayı 80 ve 97 verileri ile de destekliyor.
Altan, 12 Mart 1971 muhtırası ve 1980 askeri darbelerini de bu iddia çerçevesinde izah ederken, Türkiye’nin Kıbrıs sorununun, ambargoların, ABD’nin ekonomik sıkıntılarının etkilerinin (Keynesyen anlayışın iflası) ve petrol krizinin, kronik hastalığımız olan sermaye yetersizliği ile birleşip 1980 darbesine nasıl gelindiğini gözler önüne seriyor. Ancak bu geliş, her zamanki iç siyasi sorunların, olayların ve askeri hegemonyanın yoğunluğuyla maalesef yine sağlıklı bir biçimde tahlil edilemiyor. Demirel’in de Ecevit’in de 80 darbesinden etkilenmelerinden mütevellit bu kez “darbeye darbe dediklerini” görüyoruz. Ancak bu fenomen ikilinin 28 Şubat’taki duruşları akıllara gelince darbe tanımlarını yeni kuşakların merak etmemesi düşünülemez.
Bu tarihi süreci değerlendirdikten sonra yazarın, katili gösterdiği sonuç bölümü, demokrasi cinayetlerinin nedenini izah ediyor. Özellikle eski ABD Büyükelçisi James Spain’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin askerler tarafından oluşturulmasını, demokratik rejimin özürlü doğmasının bir sebebi olarak ifade etmesi, darbeyi bir kültür olarak kabul etmiş bu anlayışın Türk ekonomi ve siyaset sistemine ne denli büyük yaralar açtığını gösteriyor. Seçkinci devletçiler tarafından temsil edilen bu anlayış, halkı güvenilmez, eğitilmesi gereken “cahiller ordusu” olarak görüyor, demokrasiyi ancak “zapt-u rapt” altında kabul edebiliyordu. Bu cinayetlere engel olacak tek yol olan özgürlükler bu zümre tarafından zindanlara atılmıştı hep…
Türkiye’nin yakın tarihini gösteren bu önemli çalışma, askeri darbelerin, dünya kapitalist sistemi ile Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin karşı karşıya geldiği noktalarda ortaya çıktığını gösteriyor. Türkiye siyasetine uzun yıllar yön vermiş iki profesyonel siyasetçinin 80’li yıllardaki ironik duruşunu da ibretle okuyacağınız bu kitap, yaşanan darbelere başka bir pencereden bakmanızı sağlayacak.
Halil İbrahim TOSLAK
TOBB ETU
İktisat Bölümü Öğrencisi
Yorumlar (1)
-
|85.105.70.202 |2010-01-27 20:27:33 Murat Aygen - Kitabın en kısa özetiWho are you? (Siz kimsiniz?); Bond, James Bond. And you? (James Bond'um, ya ben kiminle müşerref oluyorum?); AY EM AYEMEF!! (ben de I.M.F.yim); from Ankara with love (Ankara'dan sevgilerle); Turkey is proud of you (Türkiye sizinle gurur duyuyor).
Powered by !JoomlaComment 4.0 beta1




Kafe
Twitter
Del.icio.us
Reddit
StumbleUpon
Yahoo
Technorati
Googlize this
Facebook









Hüseyin Kalaycı: “Kürt Sorunu Bir Milliyetçilik Sorunudur”
Anlamak isteyenler için ders niteliğinde bir röportaj olmuş, ancak anlamamakta direnen bu milyonl...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
YZMAYAYIM DİYORUM AMA DURAMADIM KURANDAN AYETLERLE ÖRNEK VERMİŞSSİN AYETLERE BİŞE DİYCEK HALİMİZ...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
ONLARA YAZMA SEN GÜZEL CEVAPLAMISSIN AMA CEVAP TA VERME ÇÜNKÜ CEM YILMAZINDA DEDİĞİ GİBİ ''ANLAMA...
Fethullah Gülen ve İsrail’in Otoritesi
HASEDİNDEN ÇATIR ÇATIR ÇATLIYON KARDEŞİM BEN BUNA ÜZÜLÜYORUM BEKLİYOLARKİ FETULLAH GÜLEN Bİ HATA ...